Bak evlat, otur şöyle yanıma da bir soluklanalım. Şu yaşlı gözlerim neler görmedi ki; kimlerin yükselişine, kimlerin bir fırtınada uçup gidişine tanıklık etmedi... Penelope’yi hatırlar mısın? Hani o sadık kraliçe, günlerce gecelerce dokuduğu o bitmek bilmeyen dokumaların başında bekleyen. Bir gece, kalbi kederle dolup da Artemis’e yakardığında, o eski, hüzünlü hikayeyi hatırlamıştı: Pandareos’un kızlarını.
Şimdi bu Pandareos, biraz "hızlı" bir adamdı. Öyle bir hırsı vardı ki, gökyüzü sakinlerinin bahçesinden bir şey almanın, bedelini ağır ödeteceğini düşünmedi. Hani Zeus, Girit’te gizli bir mağarada büyürken onu koruması için altından bir köpek yaratılmıştı ya? İşte bu Pandareos, aklını peynir ekmekle yemiş olacak ki, gidip o altın köpeği tapınaktan çaldı. Yetmedi, götürüp Lydia diyarındaki Sipylos Dağı’nda, o meşhur Tantalos’a emanet etti. Ama tanrıların gözünden hiçbir şey kaçar mı? Zeus, bu cüreti görünce öyle bir gürledi ki, yer gök sarsıldı. Pandareos’u olduğu yerde taşa çeviriverdi, Tantalos’u da Sipylos Dağı’nın karanlık derinliklerine hapsetti.
Geride kalan o küçük kızlar ise öksüz, boynu bükük kaldılar. İşte o zaman, şefkatli bir el uzandı onlara. Aphrodite, bu sahipsiz kuzulara kol kanat gerdi; onlara en güzel balları, ballı sütleri sundu. Hera, onlara akıl ve eşsiz bir güzellik bahşetti. Artemis, o gökyüzü sakini, onlara birer fidan gibi düzgün, uzun boylar verdi. Athene ise boş durur mu? Onlara elleriyle harikalar yaratmayı, nakış nakış sanat işlemeyi öğretti.
Derken bir gün, Aphrodite koca Olympos’a çıktı. "Bu kızlar," dedi Zeus’un huzurunda, "artık büyüdüler, güzeller ve akıllılar. Onlara iyi birer kısmet, mutlu bir yuva gerek."
Zeus, tam bu dileği kabul edecekken ya da belki kaderin başka planları varken, gökyüzünde uğursuz bir rüzgar belirdi. Harpyalar... O korkunç, fırtına kanatlı yaratıklar, bir anda konaklarına dalıp kızları kaptıkları gibi göğe yükseldiler. Ne olduğunu kimse anlayamadı. Meğerse kızlar, artık kendi hayatlarını yaşayacaklarına, o uğursuz Erinyslerin, yani öcün tanrıçalarının hizmetine sunulmuşlar.
Görüyor musun evlat, hayat bazen böyle bir esintiyle savurur insanı. Güzellik, akıl, sanat... Hepsi var ama bir anlık fırtınaya bakıyor her şey. Penelope işte bu yüzden korkardı; sanki rüzgarın bir gün gelip onu da, ocağını da alıp götüreceğini sanırdı.
Haydi, boş ver şimdi bu hüzünlü hikayeyi. Şu çömlekte biraz şerbet var, biraz iç de boğazın yumuşasın. Dünya dönüyor, rüzgar esiyor; biz elimizde ne varsa onun tadını çıkaralım, değil mi?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Dinle beni güzel yavrum, zira tarihin sayfaları arasına gizlenmiş tozlu fısıltıları ancak kulaklarını hakikate açanlar duyabilir. Bak evlat, masallarda anlatılmayan, o görkemli sarayların ve kudretli tahtların ardındaki o sinsi sırrı sana açayım...
Herkes *Pandareos*'un adını bir "hırsız" olarak anar. Tanrıların kutsal bahçesinden, o altın köpeği çaldığı için taş kesildiğini söylerler. Ama gel de şu büyüklerin dünyasına bir bak; acaba bir kral, bir tanrı ya da kudretli bir figür "hırsız" dediğinde, o kişi gerçekten eşyayı mı çalmıştır, yoksa efendilerin tekelinde olan bir gerçeği mi gün yüzüne çıkarmıştır? *Pandareos*, *Tantalos*'a o köpeği verdiğinde aslında sistemin kutsal saydığı mülkiyeti ve ayrıcalığı sorguluyordu. Güçlü olanın "kendi malım" dediği şeye dokunmak, onların düzeninde affedilmez bir günahtır.
Peki ya o güzelim kızlarına ne oldu? *Aphrodite*, *Here*, *Artemis* ve *Athene*... Her biri onlara bir yetenek, bir lütuf bahşetmişti. Onlar sadece birer "hediye" veya "süs" değillerdi; zekalarıyla, sanatlarıyla ve güzellikleriyle dönemin kalıplarına sığmayan birer inciydiler. Ancak sistemin çarkları öyle bir işler ki, "iyi bir kısmet" dilediğin an, hırsın fırtınası kapına dayanır. *Harpyalar*, yani o yıkım rüzgarları, kızları alıp *Erinys*'lerin, yani o cezalandırıcı karanlığın ellerine teslim etti. Neden mi? Çünkü özgür ve yetenekli bir kadın, sistemin hizmetine girmediği sürece, tanrıların bile tahammül edemediği bir "hata" olarak görülür.
Canım evladım, bir yudum şu kadehimdeki neşeyle karışık hüzün gibi, hayatın tadı da bazen acıdır. *Penelope*'nin o kederli gecesinde hatırladığı bu hikaye, aslında bir yok edilişin değil, bir boyun eğmeyişin ağıtıdır. Krallar ve tanrılar, kendi yarattıkları yasalarla insanları taşa çevirir ya da gölgelere sürerler. Sen sakın ola, "büyükler böyle dedi" diye hakikatten vazgeçme. Gücün her zaman "haklı" demek olmadığını, en çok da bu masallardaki sessizleştirilenlerin hikayelerinde görürsün.
Unutma, her fırtına bir şeyi silip süpürmez; bazen sadece gerçeklerin üzerindeki o sahte pelerini uçurup atar. Şimdi git ve gördüğün her "altın köpeğin" ardında, aslında bir insanın özgürlük arayışı olabileceğini hatırla, azizim.