Gel bakalım güzel çocuk, yanıma otur da sana dağların neşeli ama biraz da yaramaz dostu Pan'ı anlatayım.
Arkada, yüksek tepelerin olduğu Arkadia isminde yemyeşil bir yer vardır. İşte orada, keçi ayaklı, başında küçük boynuzları olan neşeli bir dost yaşar. Hermes'in oğlu olan bu sevimli dostumuz, aslında doğanın kendi kalbidir. Eskiden yüzü bir keçi gibiymiş ama zamanla o tatlı sakallı, insan yüzlü haline kavuşmuş.
Pan, elinden hiç düşürmediği kavalını öyle bir çalar ki, ormandaki bütün kuzular, keçiler onun ezgisiyle huzurla uykuya dalar. Ama Pan sadece huzur getirmez; o biraz da haylazdır! Gün ortasında, güneşin kavurduğu sessiz saatlerde, öğle uykusuna dalanları şaşırtmayı çok sever. Birden bire çalılıkların arasından çıkıp koca bir gürültü koparır, herkesi sağa sola koşturur. Hani bazen hiç yoktan heyecanlanıp yüreğin küt küt atar ya, işte o anlarda Pan'ın sana ufak bir şakası vardır! Hatta bir keresinde, Marathon taraflarında savaşan büyük bir orduyu, sadece bu gürültücü şakasıyla kaçırıvermiş. O kadar etkiliymiş ki, Atinalılar ona teşekkür etmek için koca bir tapınak bile yapmışlar.
Bazıları "Pan" deyince "bütün" demek ister. Yani o, topraktaki çimenden gökyüzündeki kuşa kadar her şeyle ilgilenen bir dosttur. Bir gün denizlerdeki gemiciler, rüzgarda yankılanan garip bir ses duymuşlar. Ses "Ulu Pan artık aramızda yok!" diye fısıldamış. O an tüm doğa, sanki en yakın arkadaşını kaybetmiş gibi koca bir iniltiyle yas tutmuş. Ama üzülme, çünkü Pan gibi neşeli ruhlar asla gerçekten gitmez; her rüzgar uğultusunda, her kaval sesinde ve ormandaki her çıtırtıda hala oralarda bir yerlerde oyunlar peşinde koşar.
İşte böyle küçük dostum. Pan, hem kırların neşesidir hem de doğanın gizemli fısıltısı. Sen yine de ormanda yürürken, öğle vakti aniden çıkan o gürültülere dikkat et, belki de Pan tam arkanda kavalını hazırlıyordur!
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana keçi ayaklı, elinde kavalından başka bir şeyi olmayan Pan’ı, o büyük "çoban tanrıyı" anlatırlar. Ama gerçek, Güçlüler'in kütüphanelerinde tozlanan kağıtlardan biraz daha farklıdır.
Pan, Arkadia’nın ıssız yamaçlarında, doğanın kendi sesi gibi yankılanan bir varlıktı. İnsanlar ona "tanrı" dedi, ona tapınaklar kurdular. Neden mi? Çünkü korktukları şeyi kontrol etmeye çalışırlar. Pan, o kızgın öğle vakitlerinde ormanda aniden kopardığı gürültülerle insanlara o meşhur "panik" duygusunu fısıldardı. Bilirsin, bir şeyden korktuğunda kalbinin nasıl çarptığını? İşte o an, otoritenin ve kuralların hükmünün bittiği, insanın sadece kendi nefesiyle baş başa kaldığı o saf korku anıdır. Gökyüzü sakinleri bu korkuyu bir silah gibi kullandılar; Marathon savaşında Persleri birbirine düşürmek için Pan’ın adını bir kalkan yaptılar. Bir orduyu yönetenlerin, "Panik!" diye bağırıp kitleleri nasıl piyon gibi kullandığını görebiliyor musun?
Pan, aslında sistemin dışında kalandı; o ne tam bir hayvan, ne de tam bir insandı. Nymphalar, o özgür ruhlu varlıklar, Pan’ın arzularından kaçarken aslında bir şeyi koruyorlardı: Kendi özgürlüklerini. Pan, arzusuyla doğayı kendine bağlamaya çalışırken, aslında doğanın evcilleştirilemeyeceğini de o keçi toynaklarıyla taşa kazıyordu. Birazcık şarabın verdiği o hafif baş dönmesiyle, dünyanın tüm krallarının aslında ne kadar küçük, ne kadar geçici olduğunu hatırlardı.
Ve o büyük haber... Hani dümencinin duyduğu o ses: "Ulu Pan öldü!" diyorlar ya... Aslında ölen Pan değildi, evlat. Ölen, insanın doğayla kurduğu o vahşi, hesapsız, korkuyla karışık hayranlıktı. Şehirler kuruldukça, taş duvarlar yükseldikçe, doğanın o gizemli sesi susturuldu. Gökyüzü sakinleri ve onların yeryüzündeki gölgeleri, yani krallar, artık insanların "panik" etmesini değil, sadece itaat etmesini istediler.
Pan ölmedi, sadece ormanın en derin sessizliğine, senin kendi kalbindeki o tarif edilemez korkuya ve yaşama sevincine saklandı. Kimse sana bunu öğretmez, çünkü korkusuz çocuklardan her zaman korkarlar. Şimdi söyle bakalım; o uzak dağlardan gelen kaval sesini, rüzgarda bir kez olsun duydun mu?