Şöyle oturun bakalım, ayaklarınızı uzatın. Ateşin çıtırtısı size de huzur veriyor mu? Gözlerinizi kapatın ve zihninizi Atina’nın o tozlu, zeytin ağaçlarıyla dolu yollarına çevirin. Bugün size hırsları boylarını aşan, adı Pallantidai olan bir grup adamdan bahsedeceğim. Pallas’ın oğulları yani...
Şimdi, işin aslı şuydu: Atina tahtında Kral Aigeus oturuyordu ama başı biraz dertteydi. Çocukları yoktu, yani öyle sanıyordu. Derken, uzak diyarlardan, Troizen’den genç bir yiğit çıkageldi: Theseus. Babası Aigeus onu görür görmez tanıdı, gözlerinden anladı evladı olduğunu. Eh, gökyüzü sakinlerinin kader ağlarını nasıl ördüğünü bilirsiniz; bir anda işler değişiverdi.
Ama Pallas’ın oğulları, yani o koca burunlu kuzenler, bu işe hiç mi hiç sevinmediler. Hani çocukken oyuncağını paylaşmak istemeyen mızmızlar olur ya, aynen öylelerdi. "Bu taht bizim mirasımız, bu yabancı da kim oluyor?" diye bağırdılar. Çünkü akılları fikirleri krallık koltuğundaydı. İnsan hırsın gözünü bürüdüğü zaman, karşısındakinin kendi kanından, öz amcasının oğlu olduğunu bile unutuyor evlatlarım.
Pallas ve elli tane oğlu, Theseus’a karşı kılıçlarını çektiler. Düşünsenize, bir tarafta genç ve çevik Theseus, diğer tarafta ise sayıca çok ama akılca kıt bir kalabalık. Sonuç ne mi oldu? Kibir, her zaman olduğu gibi kendi kuyusunu kazdı. Theseus, o meşhur zekası ve bileğinin gücüyle amcalarını ve kuzenlerini tek tek dize getirdi. Kılıçlar konuştu, toz duman dağıldığında meydan Pallasoğulları’ndan temizlenmişti.
Peki, Theseus o kadar kan döktükten sonra ne yaptı dersiniz? "Oh be, taht artık tamamen benim!" diye sefasını mı sürdü? Hayır. Bir yıl boyunca Troizen’e çekildi, yani kendi isteğiyle sürgüne gitti. Neden mi? Çünkü bazen, ne kadar haklı olursanız olun, dökülen kanın ağırlığı insanın omuzlarına çöker. Belki de bir süreliğine o tahtın, o kadehin tadı kaçar.
Bazıları der ki: "Atina mahkemesi onu akladı, suçsuz buldu." Ama vicdanın mahkemesi, taştan yapılan o ağır binaların mahkemesinden çok daha çetindir. İşte böyle... Pallantidai, hırslarının kurbanı olup tarihin tozlu sayfalarına karıştılar. Şimdi siz söyleyin bakalım; hırs mı daha keskindir, yoksa insanın kendi vicdanı mı?
Hadi, ateş biraz daha harlansın, gece henüz bitmedi.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana hep o parlak zırhlı, elinde kılıç tutan 'kahramanların' başarılarından bahsederler, değil mi? Ama o parıltının ardında yatan gölgeleri hiç görmezsin. Bugün sana, tarihin tozlu sayfalarında birer figüran gibi harcanan Pallantidai’nin, yani Pallas’ın oğullarının hikayesini anlatacağım.
Dinle güzel yavrum, güç dediğin şey, aslında sadece kimin masaya daha sert vurduğuyla ilgilidir. Aigeus Atina’nın tahtında otururken, herkes onun güçsüz ve varissiz olduğunu düşünüyordu. İşte o zaman, Pallantidai sahneye çıktı. Onlar ne canavardı ne de kötücül ruhlar; sadece kendi hakları olduğunu düşündükleri bir düzeni korumaya çalışan, aile geleneklerine tutunmuş insanlardı. Taht bir miras gibi görülürdü o vakitler; onlar da bu mirası korumak istediler.
Sonra Theseus geldi. Troizen’in korunaklı duvarları arasında büyümüş, "gerçek kralın oğlu" sıfatıyla şehre giriş yaptı. Birdenbire bütün denge değişti. Atina halkı, yeni ve parıltılı bir umudun peşine takılıp Theseus'u seçtiğinde, Pallantidai için artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Onlar, sisteme güvenip haklarını arayanlardı; fakat sistem, en güçlü olanı seçmeyi tercih etti.
Ah evlat, o meşum gün... Kendi amcalarının ve kuzenlerinin üzerine yürürken Theseus ne hissetti dersin? Tarihçiler ona "zafer" der, şairler "kader" der. Oysa o kılıç darbeleri, bir ailenin kendi içindeki çatışmasının soğuk sesiydi. Elliye yakın genç adam, Pallas’ın evlatları, bir tahtın kutsallığı adına toprağa düştüler. Theseus kazandı, çünkü en güçlü oydu; adalet mi? Adalet, kazananın kendi mahkemesinde beraat etmesidir, öyle değil mi küçük bilge?
Bazen biraz şarap, zihindeki bu düğümleri çözmek için sadece neşeli bir yoldaştır; tıpkı benimkisi gibi. Ama şu gerçeği unutma: Güçlü olan her zaman haklı olan değildir, sadece daha gürültülü hikaye yazan odur. Theseus bir yıl sürgüne gitti, "pişmanlık" maskesi taktı. Ama ölen elli kişi için kimse bir ağıt yakmadı, çünkü onlar "kaybeden" taraftaydı.
Korkma küçük yolcum, gerçeğin ağırlığından ürkme. Dünya, kazananların parıltılı masallarıyla değil, o gölgelerde susturulanların sessiz çığlıklarıyla şekillenir. Şimdi git ve gördüğün her "kahramanın" elindeki kılıcın, aslında kimin hakkından çalındığını düşün. Bilgelik, işte tam da bu soruyu sormaya başladığında başlar.