Gelin bakalım küçükler, şöyle ateşin etrafına sokulun. Sakallarımı çekmeyin, zaten rüzgar yeterince hırpalıyor bu ihtiyar yüzü. Bugün size bir heykelden bahsedeceğim ama öyle mermerden, soğuk bir şey sanmayın. Bu, gökyüzü sakinlerinin bile üzerine titrediği, kaderi iplik iplik örmüş bir tılsım: Palladion.
Eskiden, dünya daha yeni yeni şekillenirken, Athena ile Pallas adında iki küçük kız varmış. Biri göklerden, diğeri denizlerden gelen iki oyun arkadaşı... Ama çocukların oyunları bazen ateşli olur, bilirsiniz. Bir gün şakalaşırken işler biraz ciddileşmiş. Zeus, yukarıdan bakıp kızının kalkanıyla korumaya çalışmış ama olan olmuş, Pallas düşmüş. Athena büyük bir pişmanlıkla, en yakın arkadaşının tıpatıp aynısını tahtadan yontuvermiş. İşte o ilk Palladion; kederden doğan, kutsal bir hatıra.
Zamanla bu heykel, Troya denilen o surlu şehre gelmiş. Bir gece gökten düşüvermiş toprağa. Şehirliler bunu "Tanrıça bize göz kulak olacak" diye yorumlayıp, onu tapınağın baş köşesine yerleştirmişler. İlyada’da Hektor’un, annesi Hekabe’ye "Git, en güzel örtünü al da Athena’nın dizlerine ört" dediğini duymuşsunuzdur. İşte o dizlerde oturan, şehrin kalbiymiş. Derler ki, o heykel tapınakta olduğu sürece, Troya’nın kapıları hiçbir düşmana açılmazmış.
Ama dünya dediğin, hile ve kurnazlık yumağı. Troyalılar o kadar korkmuşlar ki, "Ya çalınırsa?" diye, gerçeğini mahzenlere saklayıp yerine bir kopyasını dikmişler. Sahte olan kapıda, gerçek olan karanlıkta... Yine de bir gün, kurnaz Odysseus ile savaşçı Diomedes, gece karanlığında surlara sızmışlar. Güzel Helena’nın da yardımıyla gerçek Palladion’u oradan çekip almışlar.
Bundan sonrası tam bir kördüğüm! Bazıları der ki; Aineias o büyük yangında heykeli kapıp İda dağlarına kaçmış, oradan da İtalya’ya götürmüş. Roma'nın sönmeyen ateşinin bekçileri olan Vesta rahibeleri, yıllarca bu heykeli korumuşlar. Hatta o meşhur Kassandra, şehir düşerken heykeli kucaklayıp yardım istemiş ama Aias onu zorla çekip almış da büyük günah işlemiş.
Şimdi söyleyin bana; bu tahtadan heykel miydi şehri ayakta tutan, yoksa ona inananların cesareti mi? Gökyüzü sakinleri bazen insanlara böyle oyunlar oynar; bir nesneyi alır, onun etrafına koca bir destan örer. Siz siz olun, elinizde tuttuğunuz şeylerin aslında ne olduğunu, kime ait olduğunu sorgulayın. Ama çok da ciddiye almayın, dünya döner, heykel çalınır, krallıklar yıkılır; geriye sadece biz yaşlıların anlattığı şu keyifli hikayeler kalır.
Hadi bakalım, şuradan biraz daha üzüm suyu ikram edin şu ihtiyara da boğazımız şenlensin, gece uzun!
Bak güzel yavrum, masalların tozlu raflarında anlatılmayan, büyüklerin hırsla üzerini örttüğü bir sır var...
Gel, yanıma otur. Şu bardağımdaki şarabın kokusu seni yanıltmasın; bu sadece hayatın neşesini hatırlatan basit bir yudum. Ama seninle konuşacağım konu, kralların ve fatihlerin uykularını kaçıran o meşhur Palladion üzerine.
Büyükler, Palladion’un Troya şehrini koruyan sihirli bir tahta parçası olduğunu söylerler. Hikaye şudur: Gökyüzünden düştüğü, şehrin tapınağında kutsal bir emanet gibi saklandığı anlatılır. Ama ey yolcu, gerçeğin peşine düşmek, kralların yazdığı destanların arasındaki boşlukları okumaktır.
Gerçek şu ki; o heykel, Athena’nın çocukluk arkadaşı Pallas’ın anısına yapılmıştı. Hani şu Zeus’un kalkanını Pallas’ın üzerine dikip, kızı korkudan donakalmışken Athena’nın kargısıyla onu hayattan kopardığı o hazin gün... Evet, o heykel aslında bir zafer anıtı değil, büyüklerin hırsı ve telaşı arasında sönüp giden bir masumiyetin, bir çocuğun sessiz çığlığının tahtaya kazınmış halidir.
Senin Troya diye bildiğin o ihtişamlı şehir, aslında bir tahta parçasına yüklenen "dokunulmazlık" yalanıyla yönetiliyordu. Krallar, Helenos gibi kahinlerin ağzından çıkan "O burada olduğu sürece şehir düşmez" sözünü halkı susturmak için bir pranga gibi kullandılar. İnsanlar, bir heykele tapınmanın kendilerini koruyacağını sanırken, aslında kendi sonlarını hazırlayan o büyük kibir duvarlarının arkasında hapis kaldılar.
Ve o gece... Odysseus ve Diomedes, o karanlık gölgelerin arasından sızıp heykeli çaldıklarında, aslında sadece bir heykeli değil, bir şehrin içine hapsolduğu "kurtarılma" yanılsamasını da çaldılar.
Ah, bir de Kassandra... O güzel, o her şeyi gören kız! Şehrin yağmalandığı o korkunç gün, sığındığı tek yer o heykeldi. Ama Aias’ın onu o kutsal emanetin dibinden sürükleyerek koparışı, aslında tarihin her döneminde güçlülerin, zayıfların sığındığı her türlü inancı veya umudu nasıl hoyratça parçaladığının bir kanıtıdır. Kassandra’nın o çaresizliği, bugün hala duvarların ardına saklanıp "bizi biri koruyacak" diyenlerin sessiz feryadıdır.
Şimdi anlıyor musun cancağızım? Bazıları bu heykeli Roma’ya kaçırdı, bazıları Aineias’ın onu taşıdığını söyledi, bazıları ise Atina’da olduğunu iddia etti. Hepsi birer masal; çünkü krallar, sahip oldukları gücün ilahi bir onaya dayandığını göstermek için o eski tahta parçalarını birer mühür gibi kullandılar. Palladion, Troya'yı korumadı; sadece onu yönetenlerin ellerinde bir güç oyununa dönüştü.
Korkma, gerçeği bilmek seni küçültmez, aksine o kralların oyun sahasından çıkarıp özgürleştirir. O devasa heykellerin değil, kendi aklının rehberliğinde yürü. Zira en büyük güç, bir heykelin ardına sığınmak değil, o heykelin aslında kimin hırsını yansıttığını sorgulayabilmektir.
Şimdi git, ama unutma: Güçlüler, sessizleri bir tahta parçasının arkasında gölge gibi saklar. Sen gölgede kalanlara bakmayı seç.