Thesauros Mitoloji Palladion

Palladion

Palladion

Troya’yı koruduğuna inanılan, Athena’nın kutsal heykeli Palladion; gökten düştüğü söylenen, çalınan ve sonunda Roma’ya dek uzanan sihirli bir simgedir.

Palladion, Pallas Athena’nın mistik bir dokunuşla yüceltilmiş heykelidir; ancak bu nesneleşmiş kudret, aslında bir şehrin hayatta kalma arzusunu kendi varlığına bağımlı kılarak bir tür teslimiyet iktidarı inşa eder. Homeros destanlarında sessizliğe gömülen bu figür, tarihsel anlatının boşluklarında palazlanarak özellikle Roma’nın meşruiyetini perçinleyen bir araç haline gelmiştir. Arkaik dönemin ksoanon geleneğinden fırlamış, tahtadan yontulmuş statik bir kadın figürüdür; ne var ki İlyada’nın satırları arasında, Hektor’un Hekabe’ye seslenişiyle bu heykelin oturmuş bir otorite temsili olduğunu görürüz. Hektor, annesinden Athena’nın dizlerine değerli örtüler sermesini isterken aslında tanrısal bir tahakküme boyun eğmenin ritüelini gerçekleştirmekte, kentin kurtuluşunu bir üst iradenin lütfuna bağlamaktadır.

Efsaneler, bu nesneyi şehrin varlık sebebi sayan bir dokunulmazlık zırhına büründürür. O, bir toplumun kaderini elinde tuttuğuna inanılan bir tabudur; egemenliğini kanıtlamak isteyen her şehir, tıpkı Roma gibi, Palladion’a sahip olduğunu iddia ederek kendi iktidarının gökten indiği mitini türetmiştir. Kökeni, Athena ve Pallas’ın oyun arkadaşlığında, Zeus’un kalkanını bir bariyer gibi araya koymasıyla başlayan trajediye uzanır. Arkadaşını kazara öldüren Athena, suçluluk duygusunu bir heykelle somutlaştırıp onu Olympos’a, Zeus’un yanına dikerek, vicdanı dahi bir hiyerarşi aracı haline getirmiştir. Zeus’un öfkesiyle yeryüzüne fırlatılan bu nesne, İlos’un kurduğu İlion kenti için göksel bir işaret olarak yorumlanmış; böylece insan yapımı her iktidar, kendi kuruluşunu bir “ilahi lütuf” kılıfıyla gizlemiştir.

Üç karış boyundaki bu heykel, elinde kargısıyla savaşın yıkıcılığını, örekesiyle ise ev içine hapsedilmiş emeğin disiplinini simgeler. Kutsallık kisvesi, sahte kopyaların üretilmesiyle bir oyun alanına döner; gerçek olanın mahzenlere gizlenip sahtesinin halkın önüne konulması, yönetenlerin kitleleri bir imgeye inandırarak nasıl manipüle ettiğinin kadim bir kanıtıdır. Helenos’un kehanetleri, Odysseus ile Diomedes’in gece yarısı operasyonları ve Helena’nın bu oyunun içindeki rolü; devletin bekası ile kutsal olan arasındaki o kırılgan, çıkara dayalı ortaklığı gözler önüne serer.

Bazı anlatılar, Aineias’ın yangından kaçarken bu heykeli İtalya’ya taşıdığını ve Roma’nın Vesta rahibeleri aracılığıyla onu bir denetim mekanizmasına dönüştürdüğünü söyler. Kassandra’nın, yağmalanan bir şehrin çaresizliğiyle sarıldığı bu heykelden koparılışı, Oileus oğlu Aias’ın şahsında hem bir kutsalın ihlali hem de iktidarın hiçbir dokunulmazlık tanımayan vahşetinin ilanıdır. Palladion, yer değiştirdikçe güçlenen bir mit olarak varlığını sürdürmüş; Atina’dan Roma’ya kadar her merkez, kendi otoritesini bu tahta heykelin sessiz ama mutlak varlığı üzerinden meşrulaştırmaya çalışmıştır.
Silenos
Gelin bakalım küçükler, şöyle ateşin etrafına sokulun. Sakallarımı çekmeyin, zaten rüzgar yeterince hırpalıyor bu ihtiyar yüzü. Bugün size bir heykelden bahsedeceğim ama öyle mermerden, soğuk bir şey sanmayın. Bu, gökyüzü sakinlerinin bile üzerine titrediği, kaderi iplik iplik örmüş bir tılsım: Palladion.

Eskiden, dünya daha yeni yeni şekillenirken, Athena ile Pallas adında iki küçük kız varmış. Biri göklerden, diğeri denizlerden gelen iki oyun arkadaşı... Ama çocukların oyunları bazen ateşli olur, bilirsiniz. Bir gün şakalaşırken işler biraz ciddileşmiş. Zeus, yukarıdan bakıp kızının kalkanıyla korumaya çalışmış ama olan olmuş, Pallas düşmüş. Athena büyük bir pişmanlıkla, en yakın arkadaşının tıpatıp aynısını tahtadan yontuvermiş. İşte o ilk Palladion; kederden doğan, kutsal bir hatıra.

Zamanla bu heykel, Troya denilen o surlu şehre gelmiş. Bir gece gökten düşüvermiş toprağa. Şehirliler bunu "Tanrıça bize göz kulak olacak" diye yorumlayıp, onu tapınağın baş köşesine yerleştirmişler. İlyada’da Hektor’un, annesi Hekabe’ye "Git, en güzel örtünü al da Athena’nın dizlerine ört" dediğini duymuşsunuzdur. İşte o dizlerde oturan, şehrin kalbiymiş. Derler ki, o heykel tapınakta olduğu sürece, Troya’nın kapıları hiçbir düşmana açılmazmış.

Ama dünya dediğin, hile ve kurnazlık yumağı. Troyalılar o kadar korkmuşlar ki, "Ya çalınırsa?" diye, gerçeğini mahzenlere saklayıp yerine bir kopyasını dikmişler. Sahte olan kapıda, gerçek olan karanlıkta... Yine de bir gün, kurnaz Odysseus ile savaşçı Diomedes, gece karanlığında surlara sızmışlar. Güzel Helena’nın da yardımıyla gerçek Palladion’u oradan çekip almışlar.

Bundan sonrası tam bir kördüğüm! Bazıları der ki; Aineias o büyük yangında heykeli kapıp İda dağlarına kaçmış, oradan da İtalya’ya götürmüş. Roma'nın sönmeyen ateşinin bekçileri olan Vesta rahibeleri, yıllarca bu heykeli korumuşlar. Hatta o meşhur Kassandra, şehir düşerken heykeli kucaklayıp yardım istemiş ama Aias onu zorla çekip almış da büyük günah işlemiş.

Şimdi söyleyin bana; bu tahtadan heykel miydi şehri ayakta tutan, yoksa ona inananların cesareti mi? Gökyüzü sakinleri bazen insanlara böyle oyunlar oynar; bir nesneyi alır, onun etrafına koca bir destan örer. Siz siz olun, elinizde tuttuğunuz şeylerin aslında ne olduğunu, kime ait olduğunu sorgulayın. Ama çok da ciddiye almayın, dünya döner, heykel çalınır, krallıklar yıkılır; geriye sadece biz yaşlıların anlattığı şu keyifli hikayeler kalır.

Hadi bakalım, şuradan biraz daha üzüm suyu ikram edin şu ihtiyara da boğazımız şenlensin, gece uzun!

Pusula

Üyelik

Dil ve Tema

Dil Seçimi
TR EN
Tema Seçimi