Şimdi, kulaklarını iyice aç da sana biraz tüylü, biraz dişli bir hikaye anlatayım. Hani şu uçsuz bucaksız denizlerin ötesindeki kırmızı öküzlerin hikayesini bilir misin? İşte o öküzlerin başında bekleyen, sıradan bir çoban köpeği değil, efsanelerin en karışık aile ağacından gelme Orthos vardı.
Annesi Ekhidna, babası ise o meşhur Typhon... Yani anlayacağın, Orthos öyle "hav" dediğinde kulübesine kaçan cinsten bir yaratık değildi. Gökyüzü sakinlerinin bile adını anarken bir durup düşündüğü, ejderha soyundan gelen, iki başlı bir bekçiydi o. Düşünsene, biri sağa bakarken diğeri sola bakıyor; uykunda bile tetiktesin!
Geryoneus’un, yani üç gövdeli devin o meşhur, güneş gibi parlayan kırmızı öküzlerini korumakla görevliydi. O kadar güvenilir bir bekçiydi ki, efendisi gözü arkada kalmadan uyuyabilirdi. Ama kader, bazen yolların kesişmesini bekler. Ve o yol, Herakles’in yoluyla çakıştı.
Herakles, namıdiğer o güçlü kuvvetli kahraman, on ikinci işini tamamlamak üzere Erytheia adasına ayak bastığında Orthos onu çoktan sezmişti. İki başı birden hırlamaya, dört gözü birden parlamaya başladı. Bir köpek düşünün ki, korku nedir bilmez, efendisinin sürüsü için her şeyi göze alır. Ama karşısındaki de öyle böyle biri değildi, aslan postunu giymiş, Zeus’un oğlu Herakles’ti.
Çatışma uzun sürmedi. Efsaneler, Orthos’un cesaretinden bahsederken hüzünle anlatır sonunu. O, öküzleri korumak uğruna girdiği bu büyük kavgada, bir anlık bir hamleyle yere serildi. Kimi zaman tanrıların oyunları, kimi zaman kahramanların zaferleri, bizim gibi yaşlıların şarap kadehlerinin dibinde hatırladığı hüzünlü hatıralar gibidir; biraz acı, biraz görkemli.
Orthos göçüp gitti ama adı, o günden beri anlatılan tüm bekçilerin, tüm sadık yoldaşların hikayesinde saklı kaldı. Şimdi söyle bakalım, iki başın olsaydı, hangisiyle önce uykunun tatlı rüyalarına dalardın?
### Silenos'un Bildiği Gizli Gercekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, o parıltılı kahramanlık zırhlarının altına saklanan bir sır var... Kulak ver, zira rüzgar bugün sadece hakikati fısıldıyor.
Orthos... Adını duyduğunda insanlar sadece iki başlı bir yaratık, bir canavar sürüsü bekçisi olduğunu sanır. Ama gel, o kaba taşların arasından, sistemin çarklarının nasıl döndüğüne birlikte bakalım, güzel evladım.
Orthos, o meşhur Ekhidna ve Typhon’un, yani düzenin "canavar" olarak damgaladığı iki dışlanmışın evladıydı. Kendi seçmediği bir aileye, kendi seçmediği bir göreve hapsedilmişti. Birileri, o koca Geryoneus, kendi servetini korumak için Orthos'un sadakatini bir kalkan olarak kullandı. Onu bir bekçi köpeği, sistemin çıkarlarını koruyan sessiz bir dişli yaptılar. Oysa bir canlının yaşamı, bir zenginin öküzlerini korumaktan daha mı değersizdi?
Sonra Herakles çıkageldi. Hani şu her anlatıda kusursuz bir kahraman gibi resmedilen o "kudretli" adam... Herakles, bir kralın hırsı uğruna, bir başkasının malını çalmak için yollara düşmüştü. O, Herakles'in ellerinde parlayan gürz, aslında sadece bir gücün bir diğerini ezmesiydi. Orthos, efendilerinin koyduğu kuralların içinde, sadece kendisine söyleneni yaparken, bir kahramanın hırsının kurbanı oldu. Canı alındığında, tarih onu "yok edilmesi gereken bir engel" olarak kaydetti.
Biliyor musun, benim bilge evladım, bazen en büyük canavarlar, elinde kılıç tutup kendini "haklı" ilan edenlerdir. Orthos sadece bir gölgeydi, efendilerinin karanlığında kaybolan bir sadakat nişanesi... Şimdi biraz şarapla o kadim neşeyi yudumlayalım ve hatırla: Her zaferin ardında, sessizce harcanmış bir hakikat yatar.
Gerçek, her zaman hikaye edilenden daha derindedir, unutma.