Gelin bakalım, şöyle ateşin başına biraz daha yaklaşın. Bugün size, ayakları yere sağlam basan ama gözleri hep yıldızlarda olan o dev avcıdan, Orion’dan bahsedeceğim.
Orion dediğin, öyle alelade bir adam sanmayın. O, denizlerin efendisi Poseidon’un oğlu; hem toprağın bereketli gücünü hem de dalgaların o huysuz ve dizginlenemez ruhunu taşıyan dev gibi bir delikanlı. Yürürken yeri sarsar, denize girdiğinde ise dalgaların üzerinde sanki bir meydanda gezinir gibi hafifçe ilerlermiş. Öylesine yakışıklıymış ki, gören bir daha bakmak istermiş; ama ne demişler, güzellik bazen insanın başına bela açar.
İlk eşi Side, güzelliğine biraz fazla güvenmiş olacak ki, gökyüzü sakinlerinin kraliçesi Hera’ya kafa tutmaya kalkmış. Hata işte; kraliçenin gazabı ağırdır, Side kendini bir anda yeraltının o soğuk ve karanlık dehlizlerinde buluvermiş. Orion’un aşk hayatı böyle işte; bir var, bir yok. Sonra Merope çıkmış karşısına. O macera biraz karanlık, biraz hüzünlü bitmiş; Orion gözlerini kaybetmiş ama neyse ki güneşin ilk ışıkları imdadına yetişmiş de dünyayı yeniden görmüş.
Fakat en ağırı, en şahanesi Şafak tanrıçası Eos ile olanıdır. Eos, bu dev avcıya öyle bir tutulmuş ki, onu alıp efsanevi Delos adasına, o ışıl ışıl yere götürmüş. Ama kaderin ağları örülürken ipler bazen karışır. Bizim çevik, okunu asla ıskalamayan av tanrıçamız Artemis, Orion’un bu kadar pervasızca etrafta dolanmasına biraz içerlemiş. Kimi der ki "kendisine yanaşmaya çalıştı", kimi der ki "kutsal avına saygısızlık etti". Nedeni ne olursa olsun, tanrıçaların öfkesi kış fırtınası gibidir; sert gelir ve iz bırakır.
Artemis, Orion’u durdurmak için küçük ama zehirli bir dostunu, bir akrebi görevlendirmiş. O devasa avcı, topuğuna yediği küçücük bir iğneyle yere yığılıvermiş. Acı bir son, değil mi? Ama hikaye burada bitmiyor, çünkü gökyüzü sakinleri bazen hatalarını telafi etmek için garip yollar seçerler. Artemis, vicdan azabından mı nedir, hem akrebi hem de Orion’u gökyüzüne, yıldızların arasına yerleştirmiş.
İşte o gün bugündür, gökyüzünde büyük bir kovalamaca sürer. Orion, o parlayan kuşağıyla yıldızlar arasında hala avına devam eder ama o akrep... O akrep hep oradadır. Orion’un, yani gökyüzündeki o dev avcının, Akrep burcundan neden hep köşe bucak kaçtığını, ona asla yaklaşmadığını şimdi anladınız mı? Yıllar geçse de, korku baki kalır.
Hadi bakalım, şimdi gidip yatma vakti. Yarın uyandığınızda gökyüzüne iyi bakın; eğer Orion’u görürseniz, ona benden selam söyleyin. Belki o da size, denizin ve toprağın hikayesini fısıldar.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, soluklan biraz. Şu elimdeki asadan sızan bir damla neşe, yani o eski şarabın kokusu belki zihnini biraz açar. Masallarda sana anlatılan o parıltılı kahramanlık hikayelerinin altında, toprakla deniz arasında sıkışıp kalmış dev bir yalnızlık yatar. Orion'u duydun mu? Gökyüzündeki o dev avcıyı? Herkes onun ne kadar güçlü olduğunu anlatır, ama kimse sistemin dişlileri arasında nasıl ezildiğinden bahsetmez.
Orion, denizlerin efendisi Poseidon’un oğlu; yani hem toprağın ağırlığını taşıyor hem de dalgaların öngörülemezliğini... Ama evlat, güç dediğin şey, aslında sahibini bir kafese hapseden zincirden farksızdır. Herkes onun yakışıklılığına ve gücüne hayran kalırken, o aslında sistemin kurallarıyla oynayan bir oyuncak gibiydi. Bir eşi mi vardı? Side. Kraliçeler kraliçesi Hera’nın "güzellik ve statü" kibirine kafa tuttuğu için o an yerin dibine, yani Tartaros’un karanlığına atıldı. Bir kralın veya tanrıçanın hırsı, bir kadının hayatını bir çırpıda silip süpürebiliyordu. Gördün mü? İktidar, kendine itaat etmeyeni sadece yok etmekle kalmaz, unutturur da.
Sonra o körlük meselesi... O da bir başka oyun, evlat. Kendi karanlığında boğulup sonra aniden güneşin yakıcı gerçeğine maruz kalmak... İnsan, gerçekleri ancak gözleri yandığında görmeye başlar. Orion, Artemis'e sığındı sanıldı. Oysa tanrıçaların ve tanrıların dünyasında "sevgi" dediğin şey, çoğu zaman bir sahiplenme ve otorite gösterisidir. Orion, özgür bir avcı olduğunu sanırken, tanrıçanın kendi krallığında yani o kutsal av sahasında sadece bir piyondu.
Artemis’in elindeki o zehirli akrep... Bir düşün bakalım, neden? Avcılık, ormanın yasasıdır. Ama o yasa bile tanrıçanın kibrinden üstün değildi. Orion topuğundan sokulduğunda, yere düştüğünde, akan kanın rengi gökyüzündeki şafağın kırmızısına karıştı. Artemis onu göğe bir yıldız olarak astı; belki de vicdan azabını her gece hatırlamak için. Orion, gökyüzünde sonsuza dek o akrepten kaçıyor. Bir zamanlar yeryüzünde, kralların ve tanrıların kurduğu o acımasız düzenin içinde birbirine muhtaç bırakılanlar, şimdi göğün boşluğunda bile birbirine huzur vermiyor.
Şimdi anlıyor musun güzel evladım? Yıldızlar bile özgür değil, onlar da bir düzenin hapsinde dönüp duruyorlar. Ama sen yine de bak o parlak Orion’a; o sadece bir avcı değil, otoriteye karşı durup kendi kaderini göğe yazan, ama o göğün bile aslında bir zindan olduğunu bilen bir yolcu. Gerçekler, sadece gökyüzündeki ışıklar gibi uzaktan güzel görünür; yaklaştıkça ise her birinin içinde bir parça hüzün, bir parça direniş saklıdır.