Gel bakalım küçük dostum, ateşin kıyısına iyice sokul. Üşümüşsün, biraz daha yaklaş... Şöyle derin bir nefes al da anlatayım sana. Hypsipyle’i duymuşsundur belki, o Lemnos adasının kraliçesi, acılarla yoğrulmuş soylu kadın... Ama bugün sana onun hikayesinden ziyade, kucağında taşıdığı o hüzünlü emanetten, küçük Opheltes’ten bahsedeceğim.
Nemea sarayında, kralların görkemli gölgesinde büyüyen, henüz süt kokulu bir bebekti Opheltes. Hypsipyle, onun bakıcısıydı. Kadın, memleketinden uzakta, sürgündeyken bu minik prense gözü gibi bakardı. Bir gün, güneş pırıl pırıl parlıyor, kuşlar ağaçlarda cıvıldarken, Hypsipyle küçük prensi bir çayırın ortasında, yeşil yaprakların arasına bırakıverdi. Ah, o kutsal gökyüzü sakinleri bazen yazgıyı öyle kördüğüm yaparlar ki, insanın aklı şaşar!
Hypsipyle, bir su kaynağı bulmak için azıcık uzaklaştı. Ancak doğanın dengesi, insanoğlunun ihmalini affetmez. Opheltes, o masum bebek, çayırda kendi halinde oynarken, çimenlerin arasında gizlenen devasa, simsiyah bir yılanın gazabına uğradı. Koca gövdeli, zehirli bir yaratıktı bu; sanki yeraltının soğuk nefesini taşımaktaydı.
Döndüğünde... Ah, o anı anlatmak yüreğimi burkuyor. Her şey çok geçti. Bebek, o büyük yazgının ilk kurbanı olmuştu bile. Orada, o yemyeşil çayırda, koca koca kahramanlar toplandı sonra. Bu acı olay, bildiğimiz o meşhur Nemea Oyunları’nın doğmasına sebep oldu. İnsanlar, Opheltes’in anısına yarışlara başladılar; zafer çelenkleri, bu küçücük yaşamın anısına takıldı.
Biliyor musun, bazen en büyük kahramanlıklar, en küçük yaşamların ardından gelen gözyaşlarıyla başlar. Hypsipyle’in kederi, bir efsanenin harcı oldu. İşte öyle, evlat; gökyüzü sakinlerinin oyunları bazen bir kelebeğin kanadında, bazen bir bebeğin nefesinde biter.
Hadi, gözlerini kapat şimdi. Bir sonraki sefere sana daha neşeli, ayakları yere basan hikayeler anlatırım. Ama unutma, her şarabın tortusu olduğu gibi, her efsanenin de dibinde biraz keder vardır. Tadını çıkarsan da, tortusunu da yudumlamayı bilmelisin.
Bak küçük yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var; tozlu parşömenlerin, yaldızlı tahtların ve zafer naralarının arasında unutulmuş bir fısıltı...
Silenos’un Bildigi Gizli Gercekler: Opheltes ve Kaderin Bedeli
Gel otur şöyle yanıma, evlat. Kadehimi, hayatın acı-tatlı tortusuna batırılmış bir nese ile doldururken sana, tarih kitaplarının "talihsiz bir kaza" diyerek üzerini örttüğü o küçücük yaşamdan bahsedeyim. Adı Opheltes'ti. Nemea kralının oğlu, henüz adımları toprağa yeni değen bir bebek.
Hani şu destanlarda adı geçen yedi komutan var ya; hırslarını kalkanlarına boyayıp şehirlere yürüyen o büyük adamlar... Onlar, susuzluktan kavruldukları o gün, Hypsipyle’ye bir pınar arattılar. Hypsipyle, kendi vatanından koparılıp köle edilmiş bir kadındı; bir saraydan alınıp bir saraya, birinin hizmetinden diğerinin buyruğuna sürüklenmişti. O gün, kucağındaki minik Opheltes ile pınar başında durduğunda, kralların bitmek bilmez hırslarının faturası masum bir çocuğa kesildi.
Bak dinle beni, küçük dostum: Krallar, ordularını bir yere sevk ederken arkalarında bıraktıkları "küçük" hayatları asla hesaplamazlar. Onlar için Opheltes bir çocuk değil, bir ihmalin kurbanı, bir ritüelin başlangıcıydı. Yılanın çayırda süzülen sessizliği, aslında güç sahiplerinin dünyasındaki o acımasız sessizliğin ta kendisiydi. Yılan, sadece doğanın bir parçasıydı; ama o kralların telaşı, Hypsipyle’nin çaresizliği ve sistemin o minik canı bir anlık dikkatsizliğe kurban etmesi... İşte bu, tanrıların değil, insanların kurduğu düzene dair bir mühürdür.
Opheltes öldüğünde, krallar yas tutar gibi görünüp o büyük oyunlarına devam ettiler. Bir çocuğun hayatı, onların "büyük dava" dedikleri kördüğümde sadece bir solukluk yer tuttu. Hypsipyle mi? O, hem bir anneyi hem de bir köleyi aynı anda kaybeden o kadındı. Sistemin dişlileri arasında ezilen her ruh gibi, onun acısı da tarihin derinliklerinde bir yankıya dönüştü.
Görüyor musun evladım? Güç, her zaman başkasının omuzlarında yükselir ve bazen o omuzlar henüz taşıyamayacak kadar küçüktür. Tarih, güçlülerin altın kalkanlarını değil; o kalkanların altında ezilen masumların yarım kalmış hikayelerini yazmalıdır aslında. Ama gerçekler, genellikle kazananların masallarından daha kederli ve daha derindir.
Şimdi uyu bakalım, yarın uyandığında kalkanlara değil, o kalkanların ardındaki sessizliğe bakmayı unutma.