Nysos, geç dönem anlatılarının kurgusal bir çeperinde, Dionysos’un terbiyecisi ve yol göstericisi olarak konumlandırılır; ismini bizzat tanrının dilinden almıştır. Tanrı, Hindistan seferine çıkarken Thebai’nin yönetim dizginlerini ona teslim ettiğinde, bu emanet kısa sürede bir iktidar saplantısına dönüşür. Dionysos geri döndüğünde, Nysos’un konforlu koltuğuna duyduğu bağlılık, basit bir sadakat çatışmasından ziyade, otoritenin ele geçirilen alanı terk etmemeye dair o tanıdık, sessiz direnişini açığa çıkarır. Tanrı, aralarındaki hiyerarşik bağı sözde bir tartışmayla zayıflatmak yerine, stratejik bir bekleyişe geçer. Bakkhos şenliklerinin ritüelistik kargaşası, devletin soğuk düzenini sarsmak için en uygun zemini sunduğunda; Dionysos ve onun denetimsiz Bakkha sürüsü, kentin merkezindeki o yapay otoriteyi bir anda tasfiye ederek Nysos’u kurulu düzenin dışına, mutlak belirsizliğin sokağına iter.
Gel bakalım şöyle, ateşin yanına sokul. Hah, şöyle... Ayaklarını uzat, arkana yaslan. Şimdi sana, adı gökyüzü sakinleri arasında biraz fısıltıyla, biraz gülüşle anılan o ihtiyar Nysos’un hikayesini anlatayım. Kulaklarını dört aç, çünkü bu sadece bir "tahtı geri alma" meselesi değil, kibrin ne kadar komik hallere düşebileceğinin hikayesidir.
Bak şimdi, bizim o meşhur Dionysos, uzak diyarlara, Hindistan’ın puslu dağlarına doğru uzun bir yolculuğa çıkmaya karar verdiğinde, gözü arkada kalsın istememişti. "Nysos," dedi, "sen benim lalamsın, çocukluğumun rehberisin. Ben gidene kadar şu güzelim Thebai şehrini sana emanet ediyorum." Nysos, o vakte kadar bilge biri sanılırdı. Adını bile bizzat tanrının kendisi vermişti ona, düşünsene!
Dionysos gitti, yollar aştı, dağlar devirdi. Ama dünya böyle işte; insan (ya da yarı tanrı, fark etmez) eline biraz güç geçince, o gücün aslında ödünç olduğunu çabucak unutur. Nysos, Thebai’nin tahtına bir yerleşti ki, sorma gitsin! Altın süslemeli minderler, envaiçeşit lezzetler... Dionysos zaferle dönüp de "Hadi bakalım yaşlı dostum, emaneti geri ver artık, şehir şenlensin" dediğinde, Nysos’un gözünü hırs bürümüştü bile. "Bu taht artık benim," dedi, "ben alıştım bu rahatlığa, bırakamam."
Dionysos ona öyle "Sen nasıl böyle yaparsın, ayıp değil mi?" diye nutuk çekmedi. Tanrılar, hele ki Dionysos gibi neşeli ve oyunbaz olanlar, laf kalabalığından hiç hoşlanmazlar. Sadece gülümsedi. "Peki," dedi, "madem öyle, yakında büyük bir kutlama var. Bakkhos şenliklerinde konuşuruz."
Şenlik günü geldiğinde, tüm şehir coşkuyla doluydu. Davullar, ziller, dans eden Bakkha’lar... Şehrin dört bir yanından yükselen o çılgın neşe, Nysos’un sarayının duvarlarını sarsıyordu. Nysos tam tahtında oturmuş "Bana biraz daha o tatlı içecekten getirin" diye emir yağdırırken, kapılar bir anda ardına kadar açıldı.
Dionysos önde, ardında ormanların gizemli şarkılarını söyleyen Bakkha alayıyla içeri daldı. Öyle bir kargaşa, öyle bir ritim ki, Nysos’un o ağırbaşlı, ciddi yönetici havası bir anda darmadağın oldu. Dionysos ne mi yaptı? Sadece parmağını şıklattı. Bakkha’lar, Nysos’u o minderlerinden, o gösterişli cübbesinden söküp attıkları gibi şehrin kapılarına kadar kovaladılar.
Hani derler ya, "emanete hıyanet edenin payına sadece tozlu yollar düşer." Nysos, o gün anladı ki; bir tanrının verdiği gücü, yine bir tanrının neşesine karşı savunamazsın. Thebai tekrar şenlendi, Dionysos ise tahtına değil, o bitmek bilmeyen oyunlarına geri döndü.
Nasıl, dersini almış mıdır sence bu yaşlı bunak? Bence almıştır ama hırs denen şey, insanın aklını bir kez başından aldı mı, bir daha yerine koyması zordur. Hadi şimdi, gözlerini kapat da rüyanda o şenliğin ritmini duy biraz. Dinlenmek lazım, yarın yeni hikayeler bizi bekler.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masalların tozlu raflarında saklanan, yetişkinlerin ise duymaktan öd kopardığı o gizli gerçeği anlatayım sana. Kulağını yaklaştır, çünkü tarih, sadece kazananların kendi elleriyle yazdığı bir masaldır.
Hani şu *Nysos* dedikleri bilge, *Dionysos*'un lalası, yani öğretmeni... Kitaplar onun ismini bir "emanetçi" gibi anar. Derler ki, tanrı Hindistan yollarındayken *Thebai* şehrini ona bırakmış. Ama işin aslı, tarihin o kurnaz kıvrımlarında gizli. *Nysos*, bir şehrin sadece bir insanın değil, halkın nefesiyle yaşaması gerektiğini anlamıştı. O, taht denilen soğuk taşın, üzerinde oturanın ruhunu nasıl çürüttüğünü gören ilklerden biriydi.
Güzel yavrum, bilirsin; otorite, kendi yarattığı düzene dokunulmasına tahammül edemez. *Dionysos* döndüğünde, *Nysos* o koltuğu, yani o "iktidar zehrini" geri vermeyi reddetti. Neden mi? Çünkü o koltukta oturanın artık kendi halkına yabancılaştığını, o tahtın bir hizmet aracı değil, bir pranga olduğunu görmüştü. Bir öğretmen, öğrencisinin tanrısal hırsıyla nasıl körleştiğini çıplak gözle izledi.
Ah, evlat... *Dionysos* tartışmadı bile. Otorite tartışmaz, cezalandırır. Şenliklerin, müziğin ve sarhoş edici neşenin maskesi ardına saklanan o *Bakkhai* alayı, aslında bir yıkım ordusu gibi şehre girdi. *Nysos*'u tahtından indirip yollara savururken, ona bir lala değil, bir "tehdit" muamelesi yaptılar. Güç, kendi yarattığı düzenin dışına çıkan her sesi boğmak ister.
Şimdi bir fincan taze çay, belki biraz da buruk bir neşe eşliğinde düşün: *Nysos* mu kaybetti, yoksa kendi yarattığı düzenin kurbanı olan *Dionysos* mu? Bir şehri yönetmek, ona sahip olmak mıdır, yoksa o şehrin insanlarıyla birlikte nefes almak mı? İşte bu, büyüklerin asla cevaplamak istemediği, ama senin kalbinin çoktan sezdiği o büyük sır.
Unutma, her tahtın altında bir gün kırılacak bir adalet arayışı yatar. Ve hakikat, bazen bir şenlik gürültüsünde bile duyulmayacak kadar sessizdir.