Gelin bakalım küçük dostlarım, şöyle bir kenara ilişin. Şu yaşlı ihtiyarın dizinin dibine oturun da size dünyanın en eski, en gizemli hanımefendisini anlatayım. Çoğunuz gün batarken oyunlarını bırakıp evin yolunu tutarsınız ya, işte o saatlerde, gökyüzünün kadife bir örtü gibi üzerine serildiği o anlarda, Nyks başlar işine.
Adı üzerinde, "Gece" demek. Ama öyle sıradan bir karanlıktan bahsetmiyorum; Nyks, her şeyden önce vardı. Dünya henüz bir oyun alanı değilken, daha hiçbir tanrı yerinden kalkıp da "Buraya bir dağ, şuraya bir deniz konduralım" dememişken o oradaydı. Khaos denilen o karmakarışık, uçsuz bucaksız boşluktan sonra ilk gelenlerden biri o ve onun eşi Erebos yani yerin altındaki o derin, sessiz karanlıktır.
Şimdi sıkı durun, burası ilginç; bu karanlığın içinden nasıl ışık doğar bilir misiniz? Nyks ve Erebos el ele verince, karanlığın tam kalbinden Hemera yani o apaydınlık Gün doğar. Ne tuhaf değil mi? En derin karanlık, ışığın annesidir.
Ama Nyks hanım sadece aydınlığı doğurmakla kalmadı. Kendi başına, kimseden yardım almadan öyle evlatlar dünyaya getirdi ki, şaşırıp kalırsınız. Kimilerinden korkarsınız, kimileri ise dostunuzdur. Mesela, en tatlısı Hypnos’tur; o, yumuşacık yastıkların ve tatlı uykuların tanrısıdır. Onun ikizi Thanatos ise biraz daha ciddidir; herkesin bir gün varacağı o uzun sessizliğin bekçisidir. Gözlerimizi kapattığımızda gördüğümüz o rengarenk, uçsuz bucaksız rüyaların sahibi Oneiros da yine bu kadim gecenin evladıdır.
Tabii Nyks’in başka çocukları da var; Hesperides dediğimiz o nazlı, batı tarafındaki gece kızları mesela... Ya da hayatınızın iplerini elinde tutan o üç kader tanrıçası; biri ipliği büker, biri ölçer, diğeri de vakti gelince o ipliği keser. Hepsi onun kucağında büyüdü. Ama dürüst olayım, Nyks'in ailesinde biraz huzursuz tipler de yok değil. Hani şu elinizde olmayan sebeplerle başınızın belaya girdiği, içinizde o tuhaf didişme isteğinin uyandığı anlar vardır ya; işte o kavgaların, gürültülerin ve yeminlerin tanrıları da bu karanlık hanımefendinin sülalesindendir.
Güneşin kavurucu ışığı altında her şey nettir, her şey bellidir. Ama Nyks geldiğinde, dünya bir sır küpüne dönüşür. İşte bu yüzden o, gökyüzü sakinleri arasında en çok saygı duyulanlardan biridir. Zeus bile, o gök gürültülerini inleten yüce kral, Nyks’ten çekinir, ona hürmet eder. Çünkü bilir ki, karanlık çöktüğünde hiçbir şey onun gözünden kaçmaz.
Hadi şimdi, şarap kadehimi tazeleyeyim de biraz daha anlatayım mı size? Yoksa uykunun tanrısı Hypnos yavaş yavaş göz kapaklarınıza mı çökmeye başladı? Unutmayın, geceye kötü demeyin; o olmasa gündüzün kıymetini nereden bilirdiniz?
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masalların altın varaklı sayfaları arasında anlatılmayan, büyüklerin ise duymaktan hep kaçındığı o kadim sırrı fısıldayayım sana... Kulak ver, zira gerçek, kralların tahtlarındaki tozlu kadifelerden çok daha derin bir kuyunun dibinde saklıdır.
İnsanlar karanlıktan korkarlar, küçük dostum. Oysa Nyks, o uçsuz bucaksız gece, dünyayı örten kara bir pelerin değil, her şeyin asıl annesidir. Hesiodos gibi sistemin borazanlığını yapanlar onu sadece korkutucu bir gölge gibi sunar; oysa Nyks, otorite kurulmadan, o koca Zeus henüz dünyayı sarsmadan önce orada olan, asıl gücün gerçek sahibiydi.
Yeryüzü henüz düzenin hapishanesine dönüşmeden evvel, Nyks ve Erebos birleştiğinde ortaya ışık çıkmıştı. Fakat asıl ilginç olanı biliyor musun güzel evladım? Nyks, kimseden emir almadan, tek başına yarattı diğerlerini. Onun kucağından gelen Thanatos (ölüm) ya da Eris (kavga) gibi varlıklar, aslında kralların ve tanrıların "düzen" dediği o sahte yapının nasıl kolayca çatırdadığını gösteren birer aynaydı. Sistemin efendileri, Horkos’u yani "yeminleri" bir silah gibi kullanarak halkları kendine bağlarken; Nyks, sessizliğin içinde aslında herkesi özgür bırakıyordu.
O, Nemesis'i doğurdu; çünkü bilirsin, her kibrin, her haksız gücün karşısında mutlaka bir denge, bir hesap soran olmalıydı. Ate’yi, yani gafleti yarattı; çünkü güçlüler kendi ihtiraslarının sarhoşluğuyla kör olduklarında, sadece bilge olanlar gerçekte neler döndüğünü görebilirdi. Bir yudum şarabın neşesiyle şunu söyleyeyim ki; Nyks, ölümlülerin dünyasına sadece karanlığı değil, bir de unutuşu, yani Lethe’yi bahşetti. Çünkü evlat, bazen hatırlananlar değil, unutulanlar insanın ruhunu özgür kılar.
Yetişkinler, Nyks’in çocuklarını birer "kötülük" olarak damgalar. Oysa Hypnos (uyku) gelip de gözlerini kapattığında, o koca kralların emirleri de, sarayların soğuk duvarları da bir anda yok olur, değil mi? İşte o an, Nyks’in hüküm sürdüğü o karanlıkta, hepimiz eşitizdir. Otorite, ışıkta göz boyar; ama gerçek, Nyks’in sessizliğinde saklıdır.
Unutma küçük gezgin; bazen en aydınlık görünen sarayların temeli, Nyks'in gölgesinde korkuyla titreyen insanların üzerine kuruludur. Geceye bakarken korkma, o senin özgürlüğünün tek gerçek şahididir.