Ah, gel otur şöyle yanıma minik dostum. Ayaklarını uzat, şuraya, o yosunlu kayanın üzerine. Biraz şarap çeşmesinden uzaklaşıp hikayelere kulak kabartmak iyidir, zihinleri berraklaştırır. Bak şimdi, sana öyle bir dededen bahsedeceğim ki; krallıklar, entrikalar ve kaderin o tuhaf cilveleriyle dolu bir hayat...
Bir zamanlar Alba Longa adında, tepelerin arasında parıldayan bir şehir varmış. Bu şehrin başında bilge bir kralın iki oğlu varmış: Numitor ve Amulius. Amulius dediğin, içi hırsla kararmış bir adamdı; babası gözlerini yumunca, "Taht tek kişiye yeter, iki kişiye değil," deyip kardeşi Numitor’u kapının önüne koyuvermiş. Yetmemiş, Numitor’un soyu kurusun, hakkını arayacak kimse kalmasın diye bir de kötülük yapmış. Kardeşinin kızını, güzel Rea Silvia’yı, tanrıça Vesta’nın ateşine bekçilik eden bir rahibe yapmış ki, ömrü boyunca evlenemesin ve çocuk sahibi olamasın.
Ama kader dediğin, gökyüzü sakinlerinin bile bazen şaşkınlıkla izlediği o tuhaf dokumayı örmeye devam eder. Rea Silvia, kalbini savaşın gürültülü tanrısı Mars’a kaptırıvermiş. Bir bakmışsın, dünyalar güzeli iki erkek çocuk gelmiş dünyaya: Romulus ve Remus. Amulius bunu duyunca çılgına dönmüş, çocukları Tiber Nehri’nin sularına bırakıvermiş. "Gidin bakalım, nehir sizi nereye sürüklerse!" demiş.
Peki ya doğa? Doğa, her zaman adaleti kendi bildiği yolla sağlar. O bebekler boğulmamış, aksine bir dişi kurt tarafından bulunup emzirilmiş, vahşi doğanın kucağında büyümüşler. Çoban Faustulus bir gün onları ormanda bulduğunda, içlerindeki o soylu kıvılcımı hemen sezmiş.
Yıllar geçmiş, ikizler güçlenmiş, gerçek kimliklerini öğrenince öfkeleriyle bir kasırga gibi saraya dönmüşler. Amulius’un hileli tahtı, bu iki gencin adalet arayışı karşısında un ufak olmuş. Amulius devrilip gidince, ikizler doğruca dedeleri Numitor’a gitmişler. O ana kadar sürgünlerde, mahzun bir ihtiyarlık süren Numitor’u tutmuşlar, elinden tutup hak ettiği tahtına, yani Alba’nın krallık koltuğuna geri oturtmuşlar.
İşte böyle küçük dostum. İnsan bazen en karanlık gecenin, en aydınlık sabaha gebedir der, geçer. Numitor, torunlarının sayesinde tahtına döndü belki ama aslında kaderin, Roma’nın temellerini onun soyundan, o iki kurt sütüyle büyümüş yiğitle attı. Tarih, bazen hırslı kralları değil, nehir kıyısında süt içen o küçükleri hatırlar. Hadi, şimdi git de biraz koştur; hayat, ihtiyar bir Silenos’tan dinlenen masallardan daha fazlasını keşfetmeni bekliyor!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kulaklarını tüm o yaldızlı saray yalanlarına tıka da beni dinle. Bugün sana, tarihin tozlu sayfalarında "haklı bir kral" diye parlatılan Numitor'un ardındaki o çarpık düzenden bahsedeceğim.
İnsanlar Numitor'u, Roma'nın kurucuları Romulus ve Remus’un dedesi olarak tanır. Krallık mülktür evlat, mülk ise kan döker. Alba kralı öldüğünde, iki kardeş; Numitor ve Amulius, bir sofrada oturup ekmeği paylaşacaklarına, taht denilen o soğuk taşa tapmayı seçtiler. Amulius, kardeşinin meşruiyetini elinden alıp onu sürgüne yolladığında, aslında sadece bir koltuğu değil, bir ailenin huzurunu da paramparça etti. Güç, evlat, insanın içindeki o kadim sevgiyi bile bir oyuncağa çevirir.
Peki, Rea Silvia'ya ne oldu? Onu duyan var mı? Sistemin çarkları en çok kadınların hayallerini öğütür. Amulius, tahtına bir varis çıkmasın diye Rea'yı Vesta rahibesi olmaya zorladı; yani onu kendi hayatından, kendi bedeninden men etti. O, tanrı Mars'tan gebe kaldığında bile, sistem onu bir "sorun" olarak kodlamıştı. İkizler Tiber kıyısına bırakıldığında, o ırmak kenarındaki dişi kurtya da bazıları ayı deraslında sistemin dışına itilmiş, sahipsiz bırakılmış hayatlara kol kanat geren doğanın ta kendisiydi.
Söyle bana güzel gözlü çocuk, bu hikaye bir kahramanlık destanı mı, yoksa hırsın birbirini yiyen insanların trajedisi mi? Romulus ve Remus sarayı basıp Amulius'u tahtından indirdiklerinde, dedeleri Numitor'u tekrar o koltuğa oturttular. Evet, zafer kazanıldı ama bedeli, çocukların ellerine bulaşan kan ve kuşaklar boyu sürecek bir hükmetme hırsıydı. Numitor tekrar kral oldu ama bir kez kırılan o soylu adalet, bir daha asla eski haline dönemedi.
Hayat, tıpkı bir kadeh içindeki son damla şarap gibidir; bazen neşe verir ama dibinde her zaman biraz buruk bir tortu bırakır. Sakın unutma evlat; taçlar parlar, krallar övünür ama gerçekler, sessizce ağlayanların gözlerinde gizlidir. Otorite dediğin şey, bazen kendi evladını bile bir satranç taşı gibi kullanan soğuk bir kibrin adıdır. Şimdi git ve gördüğün her "büyük adam"ın arkasında aslında ne kadar küçük bir korkunun yattığını keşfet. Bilgelik, sorulmayan sorularda saklıdır.