Bak evlat, kulak ver şimdi. Tarihin tozlu sayfaları arasında, kılıçların şakırtısından çok bilgelik fısıltılarının yankılandığı bir zaman vardı. Roma henüz emekleyen bir bebekken, başına öyle bir adam geçti ki, şaşkınlıktan ağzınız açık kalır. Numa Pompilius derlerdi ona; Sabin topraklarından çıkıp gelmiş, sakin ama gözlerinde kadim bir ışık taşıyan biri.
Söylence o ki, o meşhur Romulus şehri kurduğu gün, Numa da dünyaya "Merhaba" demiş. Kaderin cilvesine bak, biri kılıçla örmüş Roma’nın surlarını, öbürü ise ruhuyla doldurmuş o şehri. Numa tahta geçtiğinde, Romulus’u öyle yüceltmiş ki, halk onu bir ölümlüden ziyade, gökyüzü sakinlerinden biri sanmaya başlamış. Akıllı adamdı vesselam; bir halkın hem toprağa tutunması hem de göğe bakması gerektiğini iyi bilirdi.
Peki, bu kadar düzeni, o kutsal kuralları nereden öğreniyordu dersin? Bir nympha olan Egeria ile olan dostluğundan! Söylentilere göre, gecenin en sessiz saatlerinde, ormanın derinliklerindeki pınarların başında buluşurlarmış. Egeria, kulağına tanrıların sırlarını fısıldar, o da şehri bu ilahi rehberlikle yönetirmiş. Tapınaklar inşa ettirmiş, rahipler atamış; gökyüzü sakinlerinin gönlü nasıl hoş edilir, tek tek öğretmiş insanlara.
Biliyor musun, takvim denilen o karmaşık çarkı da o düzenlemiş. Hangi günün uğurlu, hangi günün sakıncalı olduğunu yıldızlara bakarak belirlemiş. Ama dur, asıl şaşırtıcı olanı anlatayım: Numa’nın elinde tuhaf bir güç varmış. Öyle ki, sofrasını bir anda çeşit çeşit yemişlerle, pınarlarından akan bal gibi tatlı içeceklerle donatıverirmiş. Sanki doğanın bereketi, sadece onun bir işaretiyle coşarmış.
Zaman akıp gitmiş, saçlarına karlar düşmüş, ömrünün sonuna gelmiş. Öldüğünde, onu Ianiculus tepesine gömmüşler. İki ayrı tabut hazırlamışlar; birine kendi bedenini, diğerine ise kendi elleriyle kaleme aldığı, tanrısal bilgeliği anlatan kutsal kitaplarını koymuşlar. Gel zaman git zaman, aradan tam dört asır geçmiş. Meraklı gözler mezarı açtığında ne görmüşler dersin? Kitaplar, sanki dün yazılmış gibi tertemiz duruyormuş ama o koca kralın tabutu... Boşmuş!
Kim bilir, belki de o da bir gün, dostu Egeria’nın yanına, gökyüzü sakinlerinin arasına çekilip gitmiştir. Ne dersin, geride kalan kitapları okumak istemez miydin? Belki de o boş tabut, aslında bizi gizemli bir serüvene çağırıyordur.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı krallar geçidinde, tozlu sayfaların altına süpürülmüş derin bir sır var... Gel yanıma, şu kadim ağacın gölgesinde soluklanalım. Yetişkinlerin "kutsal" diye yere göğe sığdıramadığı Numa Pompilius adında bir adamdan bahsedeceğim sana; hani şu Roma’nın ikinci kralı, hani şu dindarlığıyla övünen, yasaları tanrılardan aldığını iddia eden o ihtiyar.
Herkes onun ne kadar bilge olduğunu, yeni takvimler yaparak zamanı bile zapturapt altına aldığını anlatır. Ama evlat, sen hiç düşündün mü; bir insan neden sürekli "tanrıların sesi" olduğunu vurgulama ihtiyacı duyar? Numa Pompilius, Romulus gibi kaba kuvvetle değil, korkuyu ve inancı birer zincir gibi kullanarak yönetti insanları. Yanında hep o gizemli Egeria vardı. İnsanlar onun bir su perisi, ilham perisi olduğunu sandılar; oysa belki de Numa’nın kendi yalnızlığında yarattığı, insanların itaat etmesini sağlayan bir gölgeydi o. Güç, bazen kılıçla değil, "kutsal" olanın arkasına saklanarak daha keskin bir bıçak olur.
O, pınarlardan bal akıttığını, sofraları şenlendirdiğini söylediğinde, aslında insanların açlığını sadece hayallerle doyurmayı hedefliyordu. Biraz şarap içip neşelendiğinde, sofrasının bereketinden değil, kurduğu düzenin ağırlığından söz ederdi. Numa, Roma'yı yönetirken aslında herkesin zihnini yöneten bir mimardı.
Peki, ya o son gün? Bak evlat, ruhu yaşlı evladım; adam öldüğünde mezarına iki tabut koydular. Birinde kitapları, diğerinde bedeni... Yüzyıllar sonra o mezarı açtıklarında, kitaplar oradaydı ama bedeni yoktu. Neden mi? Belki de bu dünyadaki en büyük oyun, bir kralın kendi yokluğunda bile insanlara "kutsal" bir gizem bırakarak hükmetmeye devam etmesidir. Boş tabut, onun en büyük mirasıydı: İnsanlara boş bir vaat bırakmak ve o vaadin peşinden yüzyıllarca koşmalarını sağlamak.
Krallar gelir, krallar gider; kimi kılıçla kan döker, kimi de Numa Pompilius gibi inançları birer mühür gibi basar insanların zihnine. Gerçek şu ki evlat; tapınaklar, takvimler ve yasalar, çoğu zaman o tacı takanların koltuklarını korumak için ördüğü duvarlardır. Sen her şeye şüpheyle bak; çünkü bazen en büyük sırlar, en boş mezarlarda saklıdır.