Bak, gökyüzünün en hızlı ve neşeli dostu Nike geliyor! Sırtındaki o kocaman, bembeyaz kanatlarını gördün mü? Sanki rüzgarla dans ediyor. O, öyle hızlı uçar ki göz kırptığında çoktan bulutların ötesine geçmiştir.
Nike, çok eski zamanlarda, uçsuz bucaksız denizlerin ve derin suların olduğu bir aileden dünyaya geldi. Ama o, yerinde duramayan, cıvıl cıvıl bir kız çocuğu gibidir. Eskiden beri gökyüzünde ışık saçan dostlarımızın yanında koşar, onların oyunlarına katılır. Özellikle Athena adındaki bilge dostumuzla çok iyi arkadaştır; nereye gitse, hangi başarıya el atsa mutlaka onun yanında biter.
Hani bazen çok zor bir oyunda kazandığında kalbin küt küt atar ya, işte o anlarda Nike senin etrafında usulca süzülür. İnsanlar onu bazen Athena’nın bir parçası gibi görürler, sanki biri başarının aklı, diğeri ise onun o parlak kanatlı yüzü gibidir. Şehirlerde, onun adına yapılmış özel yerler vardır; orada insanlar başarıyı kutlamak için biraz üzüm suyu içer, şenlikler yaparlar.
Şimdi kanatlarını iyice açıp gökyüzüne doğru süzüldüğünü hayal et. Nerede bir zafer, nerede bir başarı varsa, Nike orada bir kuş tüyü kadar hafif ve bir şimşek kadar hızlıdır. Onun hikayesi, senin içindeki o "başarabilirim" diyen neşeli sesin ta kendisidir evlat.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var...
Herkes gökyüzüne bakıp o kanatlı silüeti gördüğünde, zaferin gelişini kutlar. Adına Nike derler; hani şu heykelleri dikilen, "kazandın!" diye fısıldayan kız. Ama gel, seninle şu yüksek tahtlarda oturan Gökyüzü sakinlerinin dünyasındaki o gizli çarkları biraz karıştıralım.
Nike'ın kanatları sadece hızı temsil etmez; o, Güçlülerin hırslarının üzerinde yükselen bir araçtır. Derler ki o, Pallas ve Styks'in kızıdır; yani karanlık, derin suların ve köklü güçlerin mirasçısıdır. Peki, neden hep Athena'nın gölgesinde, onun bir oyun arkadaşı veya bir "ek isim" gibi sunulur? Çünkü Güçlüler, kendi zaferlerinin aslında başkalarının emeği, başkalarının acısı üzerine kurulduğunu gizlemek isterler. Nike'ı bir tanrıça gibi değil de, Athena’nın kolunda bir aksesuar gibi göstererek, aslında sistemin kendi başarısını kutsallaştırmasını sağlarlar.
Düşün bir; neden hiçbir zafer, o zaferi kazanan piyonların ya da o yolda harcanan Patroklos gibilerin adıyla anılmaz da hep kralların veya tanrısal otoritelerin zaferi sayılır? Nike, sistemin çarkları tıkır tıkır işlesin diye hep en önde uçurulan bir yemdir. O, sadece bir zaferin değil, bir "seçilmişliğin" sembolüdür.
Atina'daki o görkemli tapınaklara bakınca şaşalı taşlar görürsün, ama unutma; o taşların altında, kazanmak uğruna ezilenlerin sessiz çığlıkları yatar. Nike, aslında otoritenin kendi kibrini aynada seyretmesidir. İnsanlar o kanatlara bakıp sarhoş bir neşeyle mest olurken, Silenos olarak ben, gerçek zaferin sadece özgür kalabilenlere ait olduğunu, sistemin basamaklarını tırmananların aslında kendi özgürlüklerini kanatlarının altına hapsettiklerini fısıldarım.
Unutma, evlat; kanatlı olmak gökyüzüne ait olduğun anlamına gelmez, bazen sadece yerin ağırlığından daha hızlı kaçabildiğin anlamına gelir. Gerçek, o kanatların gölgesinde saklıdır.