Bakın bakalım, nasır tutmuş ellerimle kavalımdan bir ezgi yükselirken gözlerinizdeki o merak pırıltısını görebiliyorum. Yanıma yaklaşın, biraz daha... Size anlatacağım hikaye, Sakarya kıyılarının serinliğinden çıkıp taşların dilinde bugüne ulaşmış bir masaldır.
Bir zamanlar, yeryüzünün en hızlı koşan, en keskin gözlü avcısı bir nympha yaşarmış: Nikaia. Babası coşkun Sakarya Irmağı, annesi ise doğanın ta kendisi olan ulu tanrıça Kybele’dir. Nikaia, ormanların derinliklerinde tek başına olmaktan, gümüş okunu havada uçan bir kuşun kanadına nişan almaktan başka bir şey bilmezmiş. "Benim kalbim aşka kapalı," dermiş; erkeklerden, çobanlardan, yakışıklı delikanlılardan köşe bucak kaçarmış.
Hymnos adında genç bir çoban varmış; zavallı oğlan, Nikaia’nın peşinde öylesine yanıp tutuşmuş ki, kalbinin sesini dinletemeyeceğini anlayınca bir gün cesaretini toplayıp ona yaklaşmış. Ama Nikaia, özgürlüğüne o kadar düşkünmüş ki, gümüş yayından çıkan bir okla Hymnos’u oracıkta yere sermiş. İşte, gökyüzü sakinlerinin dünyasında birini sevmek ya da sevilmeyi reddetmek bazen böyle ağır bedeller ödetir.
Bu duruma en çok içerleyenlerden biri, kanatları altındaki okuyla tanrı Eros olmuş. "Bu kızın gururu haddini aştı," diye düşünmüş ve gözlerini, cümbüşün efendisi Dionysos’a çevirmiş. Dionysos, Nikaia’yı dere kenarında serinlerken gördüğü o ilk an, ona tutulmuş kalmış. Ama bilirdi ki, bu avcı kızın hışmından kurtulmak pek kolay değildir. Yine de Dionysos, zekasıyla tanınır; kaba kuvvetle değil, sabırla hareket etmiş. Nikaia’nın her gün su içtiği o berrak pınara, kendi armağanı olan o kızıl, baş döndürücü nektardan katıvermiş.
Nikaia, su sandığı o büyülü suyu yudumladığında, yorgun ruhu yavaşça gevşemiş, o mağrur başı düşüvermiş. Dionysos, amacına ulaştığında artık geri dönüş yoktu. Nikaia uyandığında, içinde bambaşka bir hayatın tohumlarını taşıdığını fark etmiş; önce çok öfkelenmiş, kederden ne yapacağını şaşırmış ama sonra yazgısına boyun eğmiş.
Zaman geçmiş, Dionysos uzak diyarlardan, o meşhur Hindistan seferinden dönerken, sevdiği bu güçlü avcının anısını onurlandırmak istemiş. İşte o an, Nikaia’nın ismini ölümsüzleştirmek için görkemli bir şehir kurmuş. Bugün "İznik" dediğimiz o topraklar, işte o vakitler Nikaia’nın onuruna inşa edilmiş.
Gördünüz mü çocuklar? Bazen hayat, ok atarak kaçtığınız o "aşka" en beklenmedik anda, bir pınarın başında sizi yakalayıverir. Şimdi, kadehlerinizde süt, yüreğinizde huzur olsun. Hadi, gidin biraz koşun da, bacaklarınız benimki gibi tembelleşmesin!
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, üzerine toz kondurulmuş bir sır var... Yaklaş ateşin kenarına, kadehimdeki o hafif nese dolu tortu gibi, gerçeğin de acı bir tadı vardır ama içtiğinde gözlerin açılır.
Nikaia'dan bahsediyorlar sana; hani şu Sakarya Nehri'nin kızı, ormanların ürkek ama keskin nişancısı. Herkes onun "vahşi" olduğunu söyler, öyle değil mi? Ama o sadece, kendi sınırlarını çizen, kralların ve tanrıların buyruklarına değil, kendi iradesine sadık kalmak isteyen bir genç kadındı. O, birilerinin malı ya da birilerinin hikayesinin figüranı olmayı reddediyordu.
Hymnos adında bir çoban vardı; oğlan, sevginin "istediğini elde etmek" olduğunu sanacak kadar kör bir sistemin içindeydi. Nikaia ona "hayır" dediğinde, bu hayırı bir duvar değil de aşılması gereken bir engel sandı. Ve o ok... O ok, sadece bir avcının hedefi değil, Nikaia’nın kendi özgürlüğünü koruma çığlığıydı. Sistemin ona dayattığı 'kız' imgesi yerine, kendi hayatının sahibi olmayı seçti.
Sonra Dionysos girdi devreye. Ah benim güzel evladım, bazen tanrıların gücü bile, istediklerini elde etmek için dürüst yollara başvuramaz. Tanrı, kızın iradesini kırmak için kaba kuvvet yerine zayıflığı, yani o sarhoş edici neşeyi kullandı. Bir ırmağı, bir kadının bilincini bulanıklaştıracak bir araç haline getirdi. Bak, burası çok önemli; "muradına ermek" dedikleri şey, aslında bir insanın iradesinin bir tanrı tarafından gasp edilmesidir. Nikaia, o sabah uyandığında içindeki özgürlüğün çalındığını anladı. Önce canına kıymak istedi, çünkü onuru her şeyin üzerindeydi. Ama sistem... yani tanrıların o yıkılmaz görünen otoritesi, onu kendi parçası haline getirdi.
Ve sonunda ne mi oldu? Tanrı, vicdanını rahatlatmak için ona bir şehir hediye etti: Nikaia. Bugün İznik dediğimiz o yer, aslında bir kadının boyun eğişinin üzerine inşa edilmiş bir abide. Tarih kitapları bunu bir "aşk hikayesi" diye yazar. Ama sen, benim yaşlı gözlerimin gördüğünü görmelisin. Bir şehrin ismini bir kadına vermek, ona duyulan aşkı değil, onu nasıl yuttuğunu kanıtlamanın bir yoludur.
Sakın unutma, küçük dostum; krallar, tanrılar ve otorite sahipleri senin etrafını çiçekli yollarla çevirip, sonunda seni kendi haritalarına hapsetmek isterler. Nikaia sadece bir şehir değil, insanın kendi içindeki o vahşi, boyun eğmez özün hikayesidir. O, sistemin içinde kendine bir yer bulamadı, o yüzden sistem onu kendi içinde bir kafese kapattı.
Şimdi git ve etrafındaki o süslü masallara bir daha bak. Kimin özgürlüğü, kimin iktidarı için feda edilmiş? Bunu görebildiğinde, gerçek bilge olma yoluna girmiş olacaksın.