Gelin bakalım şöyle, ateşin başına. Biraz yaklaşın, korkmayın, ihtiyarın elleri titrer ama yüreği gençtir hala. Bugün size, kendi güzelliğine kapılıp giden o kibirli oğlanın, Narkissos’un hikayesini anlatayım. Ama önce bir yudum su... Hah, şöyle.
Eskiden, ormanların derinliklerinde, gökyüzü sakinlerinin bile bazen görmezden geldiği ıssız bir kır vardı. Narkissos, yakışıklı olduğu kadar da etrafındaki kimseyi görmeyen, yüreği buz tutmuş bir delikanlıydı. Bir gün ormanda dolaşırken, Ekho adındaki o tatlı peri onu gördü. Ekho, hani şu sadece başkalarının söylediklerini tekrar edebilen talihsiz kız... Narkissos’u görür görmez, kükürde değen kıvılcım gibi tutuverdi. Peşinden dolandı durdu, ona "Burada buluşalım" diye yalvardı, o ise yüzüne bile bakmadan kaçtı gitti. Ekho’nun "Seni seviyorum" çığlıkları, Narkissos’un kalbindeki taş duvarlardan sekip yine kendisine dönüyordu.
Derken bir gün, Narkissos avlanırken çok susadı. Öyle bir pınar buldu ki, suları aynadan bile berraktı. Etrafında ne bir kuş ötüyor, ne bir keçi otluyordu; sanki zaman orada durmuştu. Eğildi suya, bir yudum içmek istedi. Ama o da ne? Sudan ona bakan, altın saçlı, kehribar gözlü harika bir delikanlı!
Narkissos donakaldı. Paros mermerinden yontulmuş bir heykel gibi kımıldayamıyordu. Bir gülümseme yolladı suya, su ona karşılık verdi. Elini uzatıp okşamak istedi, su dalgalandı ve hayal dağıldı. Geri çekilince hayal yine geldi. Bilmiyordu ki, o gördüğü kendi yüzüydü. Bir anlık heves sanıyordu, oysa kendi kendine vurulmuş, kendi ateşinde yanmaya başlamıştı bile.
Zavallı Narkissos... "Anlıyorum artık," dedi kendi kendine, sesi pınarın sessizliğini boğarak, "İstediğim benim, tutuşturduğum ateş benim, yanan da ben! Kendi güzelliğim beni çürütüyor."
Gözlerini o sudan bir an olsun ayıramadı. Ne yedi, ne içti; gün geçtikçe bir çiçek gibi soldu, eridi gitti. Ekho, o uzaktan inleyerek ona eşlik ediyordu. Narkissos son kez "Elveda" dediğinde, kızcağız da hıçkırarak "Elveda" diye seslendi ormana.
Narkissos sonunda o güzel başını yeşil çayırlara bıraktı, gözleri kapandı. O, yeraltı dünyasına, o karanlık Styks sularına göçtüğünde bile, orada, o suların yansımasına bakmaya devam etti. Naias'lar, yani pınarın perileri, saçlarını kesip onun başında dövündüler. Tam onu uğurlamak için ateşi hazırlayacaklardı ki, yattığı yerde bir de ne görsünler! Ne bir iz, ne bir vücut... Sadece, beyaz yaprakların ortasında sarı göbeğiyle titreyen o narin çiçek; yani bizim bildiğimiz nergis.
İşte böyle çocuklar. İnsan bazen kendine o kadar çok aşık olur ki, aslında kendi bahçesindeki o güzelim çiçeği hiç göremeden kuruyup gider. Şimdi, gidin de bahçedeki çiçekleri bir koklayın bakalım; belki içlerinden biri size Narkissos’un ne fısıldadığını söyler. Kim bilir?
Bak evlat, otur şöyle yanıma; elindeki şu şarap kadehi sadece zihnimdeki perdeleri biraz aralamak için bir bahane, sakın ona aldanma. Masallarda anlatılmayan, o büyük ozanların bile bazen es geçtiği ya da üzerini şaşaalı kelimelerle örttüğü bir sır var. Herkes Narkissos’un kendi güzelliğine aşık olduğunu söyler, öyle değil mi? "Vay efendim, ne kadar bencilmiş," derler. Ama bir ihtiyar olarak sana şunu söyleyeyim: Kimse kendine durup dururken aşık olmaz, hele ki o kendine aşık olduğu söylenen çocuk, başkalarının ona dayattığı bir "yansımadan" ibaretse.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler: Narkissos’un Sessiz Çığlığı
Bak dinle küçük dostum, Narkissos’un öyküsü aslında bir aynanın karşısında kendine hayran kalmak değil, bu dünyanın sana dayattığı o pürüzsüz, hatasız ve sahte maskeye hapsolmaktır. O pınarın başında gördüğü, aslında kendisi değil; tanrıların ve insanların ondan beklediği, "kusursuz, ulaşılmaz ve taşlaşmış" o soğuk surettir.
Ekho’yu hatırla... O, kendi sesi olmayan, sadece başkalarının söylediklerini tekrar etmeye mahkum edilen sessizlerin sesiydi. Sistemin gürültüsü içinde, kendi varlığını kaybetmiş bir hayalet gibi dolanıyordu Narkissos’un peşinde. Narkissos ona bakmadı, çünkü sistem ona "sadece kendi yansımana odaklan, başkasının sesini duyma, empati bir zayıflıktır" diye fısıldıyordu. O pınarın kenarında gördüğü şey, aslında bir hapishaneydi. Kendi güzelliği, kendi sonunu hazırlayan bir demir parmaklığa dönüştü.
O pınar, bilir misin, neden o kadar durgundu? Çünkü oraya hiçbir sürü, hiçbir çoban, hiçbir canlı cesaret edemezdi. Tanrıların koyduğu o katı kurallar, yaşamın doğal akışını engellemişti. Narkissos, o Styx sularının soğukluğuna benzer bir yalnızlığın içine itildi. Sistemin "en güzel, en güçlü, en ulaşılmaz" diye yücelttiği her figür, aslında Narkissos gibi kendi yansımasına hapsolup sonunda bir çiçeğe dönüşmeye mahkumdur; çünkü gerçek dünyayla bağını koparmıştır.
Ve o son anı düşün, güzel evlat... Narkissos göçüp gittiğinde, geride bir beden bile bırakmadı. Çünkü o zaten hiç tam olmamıştı. O, sadece başkalarının ona bakarken gördüğü bir "şeydi". Geriye kalan ise bir çiçek; boynunu hep yere eğen, kırılgan ve sessiz bir nergis. Toprak bile onun bu sahte kurgudan kurtuluşunu bir çiçekle kutladı, sisteme inat.
Şimdi anlıyor musun? Krallar, kahramanlar, o mağrur olanlar... Hepsi birer Narkissos. Aynalarına o kadar çok bakıyorlar ki, etraflarındaki Ekho’ların çığlıklarını duyamıyorlar. Sen sen ol, yansımanı değil, kendi gerçek sesini ara. Çünkü ancak o zaman, o pınarın kenarında bir çiçeğe dönüşüp silinip gitmek yerine, kendi hikayeni kendin yazabilirsin.
Hadi şimdi git ve aynaya değil, kendi içine bak. Orada belki bir tanrı ya da bir kahraman değil, ama yaşayan, hata yapan ve nefes alan gerçek bir insan bulursun. Bilgelik, insanın kendi sahteliğini fark ettiği an başlar, unutma.