Gel bakalım evlat, şöyle ateşin kenarına iliş. Ayaklarını uzat, yorgunluğun gitsin. Phrygia topraklarının tozunu yutmuş, çok eski, çok kederli ama bir o kadar da bilge bir kralın hikayesini anlatayım sana. Adı Nannakos’tu. Öyle bir adam düşün ki, henüz gökyüzü sakinleri yeryüzünü büyük bir suyla arındırmaya karar vermeden çok önce, o yaklaşan felaketi yüreğinin derinliklerinde hissetmiş.
Nannakos, Phrygia’nın kralıydı. Tacı parlak, tahtı görkemliydi ama gözleri... Ah, o gözler hep nemliydi. Sanki bir tanrıça ona fısıldamış da, o da duyduklarını unutamıyormuş gibi. Gökyüzü sakinlerinin kararını sezinlemişti bir kere; koca bir tufan geleceğini, her şeyin sular altında kalacağını biliyordu. İnsan bu, evlat; bazen yaklaşan fırtınayı görmezden gelir, bazen de Nannakos gibi ömrünü o fırtınayı durdurmaya adar.
Kral, halkını topladı, tapınakların kapılarını ardına kadar açtı. Günlerce, gecelerce yakardılar. Nannakos’un gözlerinden akan yaşlar, tapınağın mermerlerini bile aşındırmıştı. Öyle çok ağlıyordu ki, o günlerden bugüne bilge kişiler "Nannakos’un gözyaşları" derler, sonu gelmeyecekmiş gibi üzülenlere. Ama kader dediğin, bazen ucu sivri bir mızrak gibidir; ne kadar kaçarsan kaç, eninde sonunda sana dokunur.
Bir de şu söylenti var; bu kral öyle yaşlanmış, öyle tecrübe biriktirmişti ki tam üç yüz koca yıl devirmişti. Gökyüzü sakinlerinin kehaneti ise pek çetindi: "Nannakos öldüğü gün, halkı da onunla birlikte bu dünyadan silinecek." Düşünsene, koskoca bir krallığın kaderi tek bir adamın nefesine bağlı!
O hüzünlü gün gelip çattığında, Nannakos son nefesini verirken halkı da hıçkırıklara boğuldu. Topluca ağlamaya başladılar, tıpkı kralları gibi. Ve tam o an, gökyüzü karardı, denizler kabardı ve o meşhur tufan geldi. Ne krallıktan eser kaldı, ne de o gözü yaşlı halktan.
Şimdi neden anlattım bunu sana? Çünkü bizler, yani bu topraklarda kök salmış olanlar, felaketleri bile kendimizden, kendi acılarımızdan biliriz. Anadolu, evlat, sadece taş ve topraktan ibaret değildir; o, tanrıların öfkesini de, insanların bitmek bilmeyen umutlarını da belleğinde tutan devasa bir masal kitabıdır. Bugün biz bu masalı hatırlıyorsak, Nannakos’un döktüğü o gözyaşları sayesinde hatırlıyoruz.
Hadi, şimdi biraz daha ateşin közüne bak. Hayat bazen acıdır, evet, ama unutma; her tufandan sonra mutlaka bir gökkuşağı belirir. Biz yaşlılar biraz kederli konuşuruz, bakma sen bana, gönlünü ferah tut. Yarın güneş yine doğacak.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, kulaklarını iyice aç. Bugün sana, sarayların o yaldızlı sütunları ardında saklanan, tozlu parşömenlerin bile yazmaya korktuğu o acı hakikatten bahsedeceğim. Hani krallar, o kendilerini ölümsüz sanan azametli adamlar var ya? İşte Nannakos, o krallardan biriydi. Phrygia topraklarında tahtına kurulmuş, sanki dünya ile gökyüzü arasındaki ipler sadece onun ellerindeymiş gibi davranan bir hükümdar.
Peki, söylesene evlat, bir kral korktuğunda ne yapar?
Nannakos, suların yükseleceğini ve bu kibrin bedelini ödeyeceklerini hissettiğinde, ordularını değil, gözyaşlarını kuşandı. Sarayının aynalı salonlarında, halkının geleceği için değil, kendi hükümranlığı son bulmasın diye yalvarıp durdu. Gözlerinden akan o tuzlu sular, kurumuş nehir yataklarına değil, sadece onun acizliğine şahitlik etti. "Nannakos'un gözyaşları" derler ya hani; bu, bir kralın halkını kurtaramayacağını anlayınca döktüğü timsah gözyaşlarıdır aslında. O, tufandan değil, gücünün elinden kayıp gitmesinden korkuyordu.
Dinle güzel yavrum, büyükler sana onun üç yüzyıl yaşadığını ve kehanetlerin onun ölümüyle gerçekleştiğini anlatacaktır. Fakat gerçek şu: Krallar öldüğünde dünya yerle bir olmaz; dünya, o kralların yarattığı adaletsizliklerin ağırlığı altında zaten ezilmektedir. Tanrıların sözü dediğin şey, aslında sistemin kendi çöküşüne dair fısıldadığı bir itiraftır. Nannakos öldüğünde gökyüzü karardığında, halkı sadece bir kralın yasını tutmuyordu; üzerine kurulan o büyük, hantal düzenin sular altında kalışını seyrediyordu.
Bir yudum şarabın neşesiyle şunu söyleyebilirim ki; tarihin akışını ne kralların duaları ne de kehanetler belirler. Tarih, sessiz sedasız yok olanların, o koca tufanda sürüklenenlerin acısıyla yazılır. Anadolu’nun bereketli toprakları, üzerine kurulan o görkemli tahtları da, o tahtların sahiplerini de her zaman yutmuştur.
Şimdi anlıyor musun ruhumun yoldaşı? Bazı masallar, bizi güçlülerin hırsından korumak için değil, sadece onların korkusunu kutsamak için anlatılır. Tufan kaçınılmazdı, çünkü dünya artık bir kralın kibrini daha taşıyamayacak kadar dolmuştu. Gözlerini kapat ve hatırla: Hiçbir taht, bir çocuğun gülüşünden ya da bir damla gözyaşından daha kadim değildir.