Gelin bakalım küçükler, şöyle ateşin başına biraz daha yaklaşın. Bugün size ne kralların savaşlarını, ne de gökyüzü sakinlerinin o bitmek bilmeyen öfkelerini anlatacağım. Bugün size, Sakarya’nın o köpüklü sularından bir peri kızının, Nana’nın gizemli hikayesini anlatayım.
O zamanlar ne takvimler bugünkü gibi işlerdi ne de insanlar bu kadar aceleciydi. Nana, Sakarya ırmağının nazlı kızı, bir akşamüstü güneş tam batarken, etrafı pespembe boyayan o sihirli saatlerde ırmağın kıyısına inmiş. Hava öyle sıcakmış ki, toprak bile sıcaktan "of" çekiyormuş. Nana, serinlemek için hiç düşünmeden kendini Sakarya’nın kollarına bırakmış. Şıpır şıpır, suyun içinde bir çocuk gibi oynaşırken, kıyıda duran bir badem ağacı dikkatini çekmiş.
Ağacın nazlı bir dalı, sanki peri kızını izlemek istermiş gibi suyun üzerine doğru eğilmiş. Nana, bir dal bademi koparıp kırmış. Badem içi o kadar beyaz, o kadar canlıymış ki… Nana’nın kendi teni de bir o kadar parlak ve pürüzsüzmüş. Bir an duraksamış, o beyaz badem içini alıp göğüslerinin arasına yerleştirmiş. Sanki kendi güzelliğini, doğanın o sade meyvesiyle kıyaslamak istemiş.
Tam o sırada, belki de gökyüzü sakinlerinden birinin şakası, belki de doğanın kadim bir büyüsü devreye girmiş. Nana, bademle kendi teninin o bembeyaz ışıltısının birbirine karıştığını, adeta eriyip birleştiğini görmüş. Gözleri hayretle açılmış, kalbi göğsünde hızla çarpmaya başlamış. Tatlı bir baygınlık, ılık bir rüzgar gibi üzerine çökmüş. Etrafındaki dünya; ağaçlar, sular, kıyılar o saatlerde her şey pembe bir düşe dönüşmüş.
Nana gözlerini kapamış. Uyandığında artık güneş batmış, yıldızlar gökyüzünde birer kandil gibi pırıldamaya başlamış. O, uyanıp gerindiğinde içindeki o tuhaf, tatlı ağırlığı hissetmiş. Şaşırmış mı? Belki biraz. Ama doğa bazen insanın aklının almadığı yollarla mucizeler yaratır, değil mi?
Dokuz ay sonra, günlerden bir gün, Nana öyle bir oğlan çocuğu dünyaya getirmiş ki, güzelliği karşısında kimse bakmaya cesaret edememiş. Sanki o gün, badem ağacının ışıltısı ve suyun serinliği, insanın içine işleyen bir hikaye olup vücut bulmuş.
İşte böyle çocuklar… Şimdi gidin bakalım, yatağınıza yattığınızda gökyüzündeki o yıldızlara bir bakın. Belki Nana’nın o akşamüstü gördüğü sihir, hala bir yerlerde saklıdır, ne dersiniz?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda sana hep kralların zaferlerini, tanrıların kusursuz kudretini anlatırlar değil mi? Ama yetişkinlerin dünyasında da, çocukların rüyalarında da anlatılmayan bir sır var... Gel, yanıma otur. Şarabın neşesi sadece zihni berraklaştırmak içindir, tıpkı şimdi senin zihnini berraklaştıracağımız gibi.
Sangarios (Sakarya) ırmağının serin sularında yaşayan Nana'yı duydun mu? O, tarihin tozlu sayfalarında sadece bir "su perisi" olarak anılır. Otorite figürleri, yani o "büyük" anlatıcılar, Nana'yı sadece bir araç olarak görürler. Onlar için kadınlar, tanrıların oyunlarında ya da kralların hırslarında birer piyon, birer dekordur. Nana, sistemin ona biçtiği "sadece bir peri olma" rolünü oynarken, aslında doğanın kendi asi ve mucizevi yasasıyla baş başa kalmıştı.
Sıcak bir akşamüzeri, bir badem ağacının gölgesinde Nana'nın başına gelen o tuhaf, o büyülü anı düşün evlat. O, badem içini göğsüne bastırdığında, aslında kendini doğanın bir parçası haline getiriyordu. Otoritenin "sana ne yapman gerektiğini söyleyen" tüm kurallarını bir kenara itip, evrenin en saf enerjisiyle temasa geçti. O an bir mucize miydi, yoksa sistemin dışında kalmanın verdiği özgür bir uyanış mı? Bunu kimse sorgulamadı, çünkü krallar ve tanrılar, açıklayamadıkları her şeye "kader" deyip üzerini örterler.
Nana uyandığında, içinde artık sadece kendi özgür ruhu değil, kucağında o yüzüne bakılamayacak kadar güzel oğlanı, Attis’i taşıyordu. Peki, sistem ne yaptı? O güzel bebeği sahiplenmek, onu kendi çıkarları için bir figüre dönüştürmek istediler. Çünkü dünya, Nana gibi kendi mucizesini yaratanları sevmez; o mucizeyi kontrol etmek ister.
Görüyor musun sevgili dostum? Gerçek şu ki; Nana bir kurban değil, bir yaratıcıydı. Ama anlatılan mitler, onun bu bağımsızlığını bir "şans" ya da "kader" gibi gösterip, otoritenin kutsal (!) düzenini korumaya çalışır. Sen sen ol, sana anlatılan masalların ardındaki o sessiz kahramanın sesini duymaya çalış. Nana, kendi doğasının gücünü, kimseden izin almadan keşfetmişti. Ve işte tam da bu yüzden, o efsanelerdeki en gerçek, en anarşist ruhlardan biridir.
Şimdi uykun gelmiş olabilir ama unutma; yıldızlar pırıl pırıl olduğunda, tıpkı Nana'nın uyandığı o gece gibi, dünya bazen bütün kuralları bir kenara bırakır. Kendi mucizeni yaratman için, hiçbir kralın ya da tanrının onayına ihtiyacın yok. Bunu unutma, olur mu evlat?