Bir zamanlar, Tesalya’nın o bereketli topraklarında, rüzgarın sesine karışan ayak sesleriyle nam salmış bir topluluk yaşardı: Myrmidonlar. Onların hikayesini merak ediyorsan, kulaklarını iyice aç evlat; çünkü bu, sadece bir kabile değil, karınca sabrıyla çelikten bir iradenin birleştiği bir efsanedir.
Myrmidonların başında, kuşkusuz çoğunuzun adını duyduğu, öfkesiyle gökyüzü sakinlerini bile titretmiş olan Akhilleus ve onun bilge babası Peleus vardı. Bu insanlar, ormanda gizlice dolaşan küçük canlılarınhani şu her işin üstesinden gelen karıncalarınazimini almışlardı sanki. Bir dedikoduya göre, Zeus, onların bu çalışkanlığını ve asla bozulmayan düzenlerini gördüğünde, toprakta emekleyen o minik canlıları birer savaşçıya dönüştürmüş; böylece Myrmidonlar dünyaya gelmişti.
Peleus, ağırbaşlı bir hükümdar olarak yönetirdi onları. Ama oğlu Akhilleus... Ah, o çocuk! O, dizginlenemez bir nehir gibiydi. Babasının bilgeliğiyle yetişmişti belki ama damarlarındaki o ilahi kıvılcımo meşhur Zeus soyunun verdiği ateşonu her zaman diğerlerinden biraz daha öteye, biraz daha yükseğe taşıdı.
Bir Myrmidon savaşçısı gördüğünde, gözlerinin içine bak; orada hem toprağın bereketini hem de gökyüzü sakinlerinin o bitmek tükenmek bilmeyen hırsını göreceksin. Onlar için savaşmak, sadece kılıç sallamak değil, bağlı oldukları lidere sadakatle, bir karınca yuvasındaki eşsiz düzen gibi tek vücut olmaktı.
Düşünsene, koskoca bir ordu düşün ki her biri birbirinden farklı ama yürekleri aynı ritimle atıyor. İşte Peleus ve Akhilleus'un komutasındaki bu insanlar, o meşhur surların önünde devleşirken, aslında sadece kılıçlarını değil, o toprakların tozunu, rüzgarını ve atalarından miras kalan o sarsılmaz ruhlarını da taşıyorlardı.
Bir yudum zeytinyağı veya sofradaki bir kase üzüm kadar gerçek, ama bir o kadar da yıldızların ardındaki sırlar kadar gizemlidir hikayeleri. Şimdi, eğer bir gün bir Myrmidon ile karşılaşırsan, sakın unutma; onlar, karıncanın sabrı ile yıldırımın hızını tek bir kalkanın ardında birleştirenlerdir. Haydi, başka bir gün başka bir hikayede buluşuruz, şimdi gidip kendi küçük yuvanızdaki düzeni koruma vakti!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu kişi o parıltılı zırhların ardındaki gölgelere bakmaya korkar. Şimdi diz çök, sana o meşhur Myrmidon halkının aslında kim olduğunu fısıldayayım.
Herkes onları Akhilleus’un sadık gölgeleri, savaş meydanında bir makine gibi işleyen korkusuz askerler sanır. Hani o hırslı kralların, Agamemnon gibilerin, satranç tahtasında bir piyon gibi sürdüğü insanlar... Derler ki, onlar Peleus’un tebaası, yarı tanrı bir soyun koruyucularıdır. Ama evlat, güç sahipleri hikayeyi her zaman kendi krallıklarının altın varakları parlasın diye kurgular.
Gerçek şu ki; o "yüce" Akhilleus’un soyundan geldikleri söylenen bu insanlar, aslında kendi özgür iradelerini bir kralın hırsına kurban etmiş ruhlardır. Zeus’un oğlu olmakla övünmek, gökyüzünün yüksekliğinden yere bakıp aşağıdaki karıncaları unutmaktır. Oysa bir Myrmidon olmak, bir başkasının "kader" dediği o kanlı oyunun içine isteksizce itilmektir.
Söyle bana güzel evlat, hiç düşündün mü; bir kralın "şanlı zaferi" uğruna evini, yurdunu ve en önemlisi kendi ismini geride bırakıp, sadece bir başkasının kılıcının uzantısı olmak nasıl bir histir? Onlar ne kahramandı ne de canavar; sadece otoritenin çarkları arasında ezilen, Akhilleus’un hırsı uğruna sessizce yok edilen insanlardı.
Unutma, bazen en büyük kahramanlık, kralların emrine girmek değil, o emrin ardındaki saçmalığı görüp "hayır" diyebilmektir. Myrmidonlar bu bilgeliğe ulaşamadılar, bir gölge gibi yaşadılar ve bir gölge gibi silindiler. Biraz neşeli bir yudum şarap, insanın aklındaki soruları dağıtır belki ama bu gerçekler, yudumladığın o şarabın tortusu gibi en dipte kalır.
Sorgula, küçük dostum. Zırhların altındaki insanın, kralın tahtından daha kıymetli olduğunu sakın aklından çıkarma. Otorite dediğin, ancak senin sessizliğin kadar güçlüdür.