Thesauros Mitoloji Musalar

Musalar

Musalar

Zeus ve Mnemosyne’nin dokuz kızı olan Musalar; sanatın, yaratıcılığın ilham perileridir. İnsanların dertlerini unutturup ruhlarına neşe aşılarlar.

Antik edebiyatın her kalem erbabını derinden sarsan, sesinde ilahi bir tınıyla yankılanan o kadim varlıklar, Yunanca *mousa* kökeniyle belleklere kazınmıştır. Bu isim sadece şiire ilham veren bir esin perisi olmanın ötesinde, insanın zihinsel ve yaratıcı kapasitesini, yani *men* kökünden gelen o kadim yetiyi temsil eder. İktidarını kaba kuvvetle değil, rıza ve estetik bir nizamla tahkim etmek isteyen Zeus, Titan tanrıça Mnemosyne ile birleşerek bu düzenleyici güçleri var etmiştir. Egemenlik, ancak yaratıcılığın belirli bir ölçü ve hiza içinde disipline edilmesiyle kendi meşruiyet zeminini bulabildiği için, Musalar tanrısal buyruğun insani ve sanatsal alana sirayet eden eli olmuştur.

Bir çoban olan Hesiodos’un Helikon yamaçlarında bir hiçken, Musaların uzattığı defne dalıyla aniden tanrısal sesi kuşanması, iktidarın söylemi kendi belirlediği figürler aracılığıyla nasıl inşa ettiğinin bir göstergesidir. Ona “olmuşları ve olacakları” anlatma yetisi bahşedilirken, asıl talep edilen bu anlatının odağına daima “kendilerini”, yani hiyerarşinin zirvesindeki muktedirleri övgüyle yerleştirmesidir. Dokuz kız kardeş, Mnemosyne ve Zeus’un karanlık ve derin bir sessizlik içinde gerçekleştirdiği dokuz gecelik buluşmanın ürünüdür; bu birleşimden doğan ezgiler, kitlelerin kaygılarını ve belalarını unutturarak, onları karlı Olympos’un gölgesinde huzurlu bir biat kültürüne davet eder.

Musalardan beslenen ozanların, tıpkı Zeus’un iradesini temsil eden krallar gibi toplumda kutsal bir konuma yerleştirilmesi, sanatın toplumsal dokudaki işlevini gözler önüne serer. İnsanın yüreğindeki acı, ozanın dile getirdiği ilahi övgülerle yatıştırıldığında, aslında sistemin yarattığı kırılmalar da estetik bir perdeyle örtülmüş olur. Akhilleus’un öfkesini veya Odysseus’un bitmek bilmez dönüş çabasını anlatırken, ozan sadece tanrıçaya seslenir; bu, bireysel acının kolektif bir disiplin içinde eritilmesidir.

Demodokos figüründe somutlaşan o saygın ozan tipi, sanatın sistemle girdiği bu örtük sözleşmenin temsilcisidir. Kalliope destanı, Kilo tarihi, Melpomene trajediyi, Urania gökleri düzenlerken; aslında her bir sanat dalı, insanın hayatı kavrayışını belli bir hiyerarşi içinde sınırlar. Kendilerine has mitleri olmayan, sadece şenliklerde arzıendam edip tanrısal düzeni ilahilerle tahkim eden bu varlıklar, iktidarın gönüllü birer yankısı olarak varlıklarını sürdürürler. Şiirin, müziğin ve dansın, tanrıların düğünlerinden kralların saraylarına kadar her yere nüfuz etmesi, tahakkümün en zarif ve reddedilmesi imkansız olan, insanın ruhuna işlemiş biçimidir.
Silenos
Gelin şöyle yanıma, biraz soluklanın. Dizlerinizin bağı çözülmesin, hele bir oturun bakalım. Gözlerinizdeki şu ışıltıdan anlıyorum ki, bugün size gökyüzü sakinlerinin dünyasından, o en ince, en sihirli dokunuşlarından bahsedeceğim.

İnsanlar bazen, "Bu şairler, bu çalgıcılar neden gözleri dolarak anlatırlar Musaları?" diye sorarlar. Bilmezler ki Musa, sadece güzel sesli bir kız değil, zihnimizin derinliklerinde saklı o yaratıcı kıvılcımın ta kendisidir. Hani bazen bir fikir gelir de insanın aklına, sanki gökten bir ışık inmiş gibi olur ya; işte o Musa’nın parmağıdır.

Eskiler der ki; "Mousa" kelimesi, aklın ve düşüncenin o derin kaynağı olan "men" kökünden gelir. Ulu Zeus, gökyüzünün kaba kuvvetine hükmetmeye başlayınca, bir şeyi fark etti: Dünyayı yönetmek için sadece şimşekler yetmez, düzen ve ölçü gerekir. O da gitti, hafızaların kraliçesi olan Mnemosyne’yi buldu. Dokuz gece, dokuz uzun gece boyunca konuştular; derken dünyaya dokuz tane birbirinden kıymetli kız geldi. İşte onlar, bizim Musalarımız!

Bir zamanlar Helikon Dağı'nda sürülerini otlatan Hesiodos diye bir çoban vardı. Kendi halinde, belki biraz da nasipsiz bir çocuktu. Bir gün Musalar çıkageldi, ona çiçek açan bir defne dalı uzattılar. O dalı eline aldığı an, çocuğun içine bir ezgi yerleşti; sanki dudaklarından bal akmaya başladı. Artık dertler, kederler onu yıkamaz olmuştu. Çünkü bir insan Musaların sevdiği o ozanlardan birini dinlediğinde, koca koca dertlerini unutuverir, kalbi hafiflerdi.

Olympos’un en yüksek tepesinde, Kharitler ve Himeros başlarında, nasıl da neşeyle dans ederler bir bilseniz! Adımları yere değdiğinde toprak bile şenlenir. Dokuz kız kardeşin her birinin kendine has bir hüneri vardır: Kimi tarih yazar, kimi flüt çalar, kimi dans eder, kimi de gökyüzündeki yıldızları takip eder. Başlarında ise o, epik destanların kraliçesi Kalliope vardır.

Peleus oğlu Akhilleus’un öfkesini veya Odyseus’un o bitmek bilmeyen maceralarını dinlemek istediğinizde, ozanlar önce bir "Tanrıça, bana anlat!" diye seslenirler. Neden? Çünkü onlar olmadan ne hikaye anlatılır ne de o eski destanlar canlanır.

Onlar, ölümlü insan ile ölümsüz tanrılar arasında ince bir köprüdür. İnsanı tanrılaştırır, tanrıyı insana sevdirirler. O yüzden, bir gün elinize bir kalem alıp bir şeyler yazmak istediğinizde, bir ezgi mırıldanırken içinizde bir kıpırtı hissettiğinizde bilin ki; Musalardan biri sizin omzunuza konmuştur.

Hadi şimdi, hayatın kargaşasında o büyülü sesi duymaya çalışın. Belki bir ağaç yaprağının hışırtısında, belki bir dere şırıltısında... Onlar her yerdeler, yeter ki insan içine bakmayı bilsin. Şimdi gidin bakalım, ama unutmayın; zihninizde bir fikir ışıldarsa, bir selam gönderin o güzel kızlara. Belki de bir daha gelirler, kim bilir?

Pusula

Üyelik

Dil ve Tema

Dil Seçimi
TR EN
Tema Seçimi