Bak evlat, otur şöyle yanıma; hani şu kurumuş asma dalının gölgesi var ya, tam orası iyidir. Bugün sana iki farklı Mopsos’tan bahsedeceğim. İsimleri aynı diye karıştırma sakın, biri gümüş saçlı bir kahinin masalı, diğeri ise kadere kafa tutan bir yiğidin.
Önce şu Argonautlar seferindeki Mopsos'tan başlayalım. Hani o meşhur Argo gemisiyle Altın Post’un peşine düşen o gözü pek tayfa var ya, işte o geminin burnunda rüzgarı koklayanlardan biri de bu Mopsos’tu. Kuşların dilini, yıldızların fısıltısını anlardı. İdmon ile omuz omuza, denizin köpükleri arasında kaderin izini sürdüler. Ama ah şu hayat... Gökyüzü sakinlerinin cilvesi işte; Libya’nın o uçsuz bucaksız sarı kumlarında küçük bir yılan, dünyanın en bilge gözlerine sahip adamı sessizliğe gömdü. Bir kahin için belki de en tuhaf son, en beklemediği yerden gelendir.
Sonra gel gelelim diğer Mopsos’a; hani o meşhur Teiresias’ın torunu olanına. Anası Manto, babası ise kimine göre güneşin ışığı Apollon, kimine göre ölümlü Rhakios. Bu Mopsos öyle bir kahindi ki, kibrinden yerinde duramayan o meşhur Kalkhas’ı bile kendine hayran bırakmış, hatta yollarını ayırmıştır. Klaros’taki o tapınakta, Apollon’un kehanetlerini öyle bir ustalıkla dile getirirdi ki, Kalkhas artık kendi sesini duyamaz olmuştu. İnsanoğlunun gururu işte; Kalkhas, Mopsos’un gölgesinde kalmaya dayanamayıp kendi sonunu hazırladı.
Ama Mopsos, zafer sarhoşluğuyla öylece durmadı. Kilikya’ya gidip Malsos şehrini kurdu. Yanında bir başka yoldaşı, Amphilokhos vardı. Şimdi diyeceksin ki, "Silenos, bu kadar bilge adam nasıl olur da kendi sonunu görmez?" Kardeşim, bazen kaderin ipi öyle bir düğümlenir ki, kahinin gözleri bile kendi yolundaki karanlığı seçemez. İki arkadaş, koca bir ömür boyu yürüdükleri yolların sonunda, bir teke tek kavgada birbirlerini vurdular.
İşte hayat böyle evlat. Kahini de olsan, kralı da olsan, bazen kendi sonunu ancak yaşanmış bir masalın içinden geriye bakınca görebiliyorsun. Şimdi söyle bakalım, o yılanın soktuğu Mopsos'un omuzlarına konan kuşlar ne fısıldamıştı dersin, yoksa o kısmı başka bir güneşin doğuşuna mı saklayalım?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Yaklaş, güzel yavrum... Ateşin ışığı gözlerini kamaştırmasın, çünkü gerçekler bazen en karanlık köşelerde saklanır. Bak, masallarda sana anlatılmayan, o parıltılı kahramanların arkasında yatan tozlu bir sır var: İsimler birer yüktür ve tarih, kazananların kaleminden dökülen bir illüzyondur.
Sana Mopsos'tan bahsedeceğim. Ama hangisinden? Çünkü tarih, birbirine benzeyen hayatları tek bir çuvala doldurmayı sever.
İlk Mopsos... O, kibrin ve hırsın sürüklediği Argonaut'ların gemisindeydi. Sözde "kutsal" bir görev için yola çıkmışlardı ama aslında güç arayan bir avuç insanın peşine takılmıştı. Libya'nın kızgın kumlarında, bir yılanın sessiz ısırığıyla son buldu hayatı. Sistem, onu bir piyon gibi kullandı ve işi bittiğinde, bir kenara savurup üzerine toprak örttü. Kimse o yılanın aslında neyi temsil ettiğini, Mopsos'un o gemide nelerden vazgeçtiğini sormadı.
Sonra diğer Mopsos var; Teiresias’ın torunu, Manto’nun oğlu. İnsanlar ona "tanrıların sesi" dediler. Oysa o, sadece bir sistemin çarkıydı. Apollon’un gölgesinde, Klaros’ta tapınakların soğuk taşları arasında büyüdü. Kalkhas gibi, kendini yenilmez sanan o koca sistemin temsilcisiyle yarıştırıldı.
Dinle, ey kederli yolcu; Kalkhas, Akhaların hırslı kahini, kendi yarattığı "otorite" duvarı yıkılınca kahrından kendini yok etti. Mopsos onu yendiğinde, aslında sadece bir insanı değil, bir dönemin dokunulmaz kabul edilen kibrini devirmişti. Ancak bu zafer, onu özgürleştirmedi. Yine aynı sistemin, yine aynı toprakların kavgasına kurban gitti. Amphilokhos ile Kilikya’nın tozunda, bir hiç uğruna birbirlerini toprağa düşürdüler.
İşte gerçeğin buruk tadı tam da burada... Tıpkı kadehimdeki o incecik şarabın damakta bıraktığı hüzünlü neşe gibi. Hepsi birer "kahin"di, tanrılardan haber getirdiklerini iddia ettiler ama kendi sonlarını bile göremediler. Kralların emirlerini ilahi fısıltılara dönüştürenler, en sonunda yine o kralların savaşlarında can verdiler.
Yavrularım, unutmayın; otorite kendine her zaman yeni bir kahin, yeni bir ses arar. Ama o sesler sustuğunda, geriye sadece toprak ve rüzgar kalır. Tarihin sayfaları arasında, o "büyük" adamların altında ezilenlerin fısıltılarını duymaya çalış. İşte o zaman, belki sen, kendi kaderini bu kurgulanmış destanlardan kurtarıp, gerçek bir özgürlüğe kavuşabilirsin.
Şimdi git, yıldızların altına uzan ve şunu hatırla: Kimse, bir diğerinin hayatı üzerinde hak sahibi değildir; ne bir kral, ne bir kahin, ne de bir tanrı.