Gelin bakalım ufaklıklar, şöyle ateşin etrafına kurulun. Bugün size Roma’nın o meşhur tepesinden, Capitolium’dan bahsedeceğim. Hani şu her şeyin en tepede olup bittiği, tanrıların gökyüzünden aşağıyı süzdüğü yer.
Biliyor musunuz, bazen en büyük tehlikeler en sessiz anlarda gelir. İnsanlar uyur, şehir derin bir nefes alır ama bazen o nefesin içinde bir tehlike saklıdır. Yıl, günümüzden çok evvel, İ.Ö. 390 civarıydı. Galyalılar, tıpkı hırçın bir fırtına gibi surların ardına kadar gelmişlerdi. Kimsenin ruhu duymadan, kedi gibi sessizce tırmanıyorlardı tepeye. Romalı askerler yorgunluktan sızmış, kılıçlar kınlarında unutulmuştu.
İşte tam o sırada, o kutsal tepeye, Tanrıça İuno’nun tapınağına ait bir grup kaz devreye girdi. Şimdi diyeceksiniz ki, "Koca bir şehri bir avuç kaz mı kurtardı Silenos dede?" Evet, evet! Gökyüzü sakinlerinin bazen işleri yoluna koymak için görkemli kahramanlara ihtiyacı yoktur; bazen sadece biraz gürültü yapacak, kafa karıştıracak bir canlı yeterlidir.
O gece, bu tüylü dostlarımızın kulakları çınlamış olmalı. Galyalıların ayak seslerini duydukları anda, başladılar yaygarayı basmaya! Öyle bir vakvaklıyorlar, öyle bir bağırıp çağırıyorlar ki, sanki gök gürlemiş de tüm Roma uyanmış. Nöbetçiler hemen fırladı, kılıçlar çekildi, düşman şaşkınlıkla geri püskürtüldü.
İşte o günden sonra, Tanrıça İuno’ya, o uyarıcı sesi veren kişi anlamında "Moneta" dediler. Yani "haber veren", "ikaz eden" demek. Hatta sonraları, madeni paraların basıldığı o yerlere de bu ismi verdiler; hani şu cebinizde şıngırdayan, ticaretin döndüğü, değerin saklandığı paralar... "Moneta" ismi oradan geliyor işte.
Görüyor musunuz? Bazen bir kazın çıkardığı bir ses, koca bir imparatorluğun kaderini belirleyebiliyor. Hayat bazen böyledir; en büyük dersleri, en küçük ve en beklenmedik yerlerden alırsınız. Şimdi, kimin nasibinde bir uyarı, kimin nasibinde bir hazine var, onu zaman gösterecek. Hadi bakalım, çenenizi yormayın da biraz dinlenin, yarın uzun bir gün sizi bekliyor.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik dostum, masallarda anlatılmayan bir sır var; hani o kütüphanelerin tozlu raflarında, üzerine kilit vurulmuş o kadim parşömenlerde saklı olan... Yanıma yaklaş, kulaklarını o gürültülü dünyadan arındır da sana Moneta’yı anlatayım. Ama dikkat et, zihnindeki o kuralları bir anlığına askıya asıver.
İnsanlar ona tapınaklarda, o yüksek Capitolium tepesinde altın heykellerle dua ettiler. "Bizi uyar, bize haber ver!" diye yalvardılar. Moneta, o sessizliğin içinden gelen ses, tanrıça Iuno’nun belki de en huysuz, en gözü açık yüzüydü. Hikaye şudur: Galya ordusu gölgeler içinde tırmanırken şehri, o vakur Roma tapınağındaki kazlar, yani kimsenin ciddiye almadığı o tüylü yaratıklar, avazları çıktığı kadar bağırmaya başlamışlar. Bir "uyarı" olmuş bu, bir "haber veriş"...
Ama evlat, şunu düşün: Neden bir tanrıça, bir kentin kaderini o gürültücü kuşların ağzına bırakır? Ya da daha önemlisi, koca bir imparatorluğun tepesindeki krallar ve komutanlar, neden bir kuşun bağırmasına muhtaç kalır? Çünkü o tepelerde oturan, altın tahtlarda hüküm süren o "büyük" adamlar, kendi hırslarının körlüğünde, kapılarına dayanan tehlikeyi göremeyecek kadar kendilerini haklı sanıyorlardı. Onların iktidarı, bir avuç kuşun ciyaklamasına bağlıydı.
Moneta ismi sonradan "para" ile anılır oldu, hatırladın mı güzel çocuğum? Bugün yetişkin dediğimiz o yorgun ruhlar, elindeki metal parçasına onun adını verip dünyayı satın alabileceklerini sanırlar. Oysa o, aslında sadece "hatırlatan"dı. İnsana, kralların hata yapabileceğini, her an bir kazın bağırışıyla o devasa kulelerin yerle bir olabileceğini hatırlatırdı.
Sessizlerin sesi olanlar, bazen en beklenmedik köşelerde yaşar. Bir kazın sesi, bir kölenin fısıltısı ya da bir şairin dizesi... Sistemin çarkları en güçlü olduklarını iddia ettikleri anda, işte tam orada, bir çatlak oluşur. Gözlerini dört aç ey yolcu, çünkü bazen uyarılar sana altın madalyalarla değil, rüzgarda savrulan bir tüy kadar basit, bir o kadar da kesin gelir.
Hayat, o sırlar içinde akan, bazen acı, bazen bilgece bir neşeyle içilen bir kadeh şarap gibidir. Yeter ki sen, o sarayın koridorlarında yankılanan ayak seslerinin, aslında o kazların çığlıkları kadar geçici olduğunu unutma. Gerçek, tapınakların içinde değil, o tapınakları koruyanların görmezden geldiği o küçük canlıların huzursuzluğundadır.