Gel bakalım ufaklık, yanıma otur. Sana uzak diyarlardan, denizin ortasındaki koca bir adadan, Girit'ten bir masal anlatayım.
Eskiden, gökyüzü dostumuz Zeus'un ve dünyalar güzeli Europe'nin oğlu olan Minos adında bir kral yaşarmış. Minos, Girit adasının tahtına oturmak istediğinde, kardeşleriyle biraz çekişmiş. "Bakın," demiş, "denizin derinliklerini yöneten dostumuz Poseidon benim yanımda!" Bunu kanıtlamak için de denizden bembeyaz, köpükler gibi bir boğa çıkarmasını istemiş. Söz vermiş; "Bu boğayı sana geri sunacağım" demiş.
Denizlerin hakimi, dalgaların arasından bembeyaz bir boğa göndermiş. Minos boğayı görünce öyle büyülenmiş ki, verdiği sözü unutmuş. Boğayı kurban etmek yerine, onu diğer sürülerinin yanına katmış. İşte her şey burada karışmaya başlamış! Deniz dostumuz bu işe çok kızmış, huzuru kaçan boğayı sağa sola koşturup ortalığı birbirine katmış.
Minos'un eşi Pasiphae, güneşin çocuğuymuş ve biraz da büyücülükten anlarmış. Bu güzel ama başına buyruk kadın, bir şekilde koca boğanın cazibesine kapılmış. İşler öyle bir hal almış ki, sarayda Minotauros denilen tuhaf bir varlık ortaya çıkmış. Sarayın içi bir anda yılanların, çıyanların gezdiği, karmakarışık bir yere dönüvermiş. Minos ise hem yasalar koyan adil bir kral olmaya çalışmış, hem de türlü serüvenlerin içinde bulmuş kendini.
Duyduğuma göre, Minos öyle çok yasa yapmış ki, öldükten sonra yer altı dünyasında, yani Hades'te, insanların yaptıklarını tartan üç yargıçtan biri olmuş. Ama Giritli dostlarımız zamanla güçlenmiş, denizlere hakim olmuşlar. Hatta Atina'ya kadar uzanıp, "bize her sene yedi genç kız ve yedi delikanlı yollayın" diye haber salmışlar. Bu, aslında o zamanlar Girit'in gücünü göstermek için yaptığı bir zorbalıkmış.
Minos sadece Girit ile yetinmemiş; Anadolu kıyılarına, Sicilya'ya kadar gitmiş, yeni yeni yerler keşfetmiş. Kısacası minik dostum, Minos hem kuralcı bir kral, hem de hayatı bolca düğümlü bir adamdı. Biraz şarap tadında bir baş dönmesi gibi, ne tarafa baksan başka bir hikaye, başka bir gizem. Şimdi gözlerini kapat ve o bembeyaz boğanın dalgalar arasından çıkıp gelişini hayal et, gerisi zaten masalların kendi işi.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu kişi Girit Kralı Minos'un adını duyduğunda, onun yasalar koyan, adaletli bir yargıç olduğunu sanır. Ama bilgece bir neşeyle kadehini kaldırıp soruyorum sana: Bir kralın "adaleti", sadece kendi hırsını haklı çıkarmak için kullandığı bir kalkan olabilir mi?
Minos, kendisini 'Güçlülerin' elçisi ilan ederek tahta çıktı. Kardeşleriyle girdiği iktidar yarışında, Poseidon’dan bir boğa dileyerek gökyüzü sakinlerinin gücünü arkasına aldığını kanıtlamaya çalıştı. O beyaz boğa, aslında bir kurban değil, bir sözdü. Ancak Minos o hırs dolu kalbiyle boğayı kurban etmeyi reddetti; onu bir mal gibi sürülerine kattı. Güç sarhoşluğu işte böyledir evlat; kendine verilen emaneti kendi mülkü sanırsın.
Sistemin çarkları en çok o çarkın dişlileri arasında ezilenleri yaralar. Minos’un eşi Pasiphae, kralın bu bencilce oyunları ve sadakatsizlikleri arasında kaybolup gitmiş bir kadındır. Minos’un tanrılara verdiği sözü tutmaması, evin içinde bir lanet gibi büyüdü. Pasiphae, dışlanmışlığın ve öfkenin gölgesinde, belki de kralın iktidarına bir başkaldırı olarak, o meşhur Minotauros'un doğuşuna sebep oldu. Saray koridorlarında Minotauros'un ayak sesleri duyulurken, Minos’un "yasal düzeni" aslında kendi ailesinin acıları üzerine kurulmuş bir hapishaneye dönüşmüştü.
Minos'un adaleti, Atina'dan her yıl gelen yedi genç kız ve yedi delikanlının çığlıklarıyla besleniyordu. Bir kralın "haksever" olarak anılması, başkalarının hayatlarını feda etme hakkına sahip olduğu anlamına mı gelir? Minos, gücünü uzak kıyılara, Karya’dan Sicilya’ya kadar yayarken, aslında sadece kendi egemenliğini perçinliyordu. Bir yanda Ariadne ve Phaidra gibi kendi çocuklarının mutsuzlukları, diğer yanda Daidalos gibi özgür düşünceyi temsil eden zanaatkarların kilitli kapıları... Minos, herkesi yasalarıyla yönettiğini söylerdi, oysa o sadece kendi kurduğu labirentin mahkumuydu.
Öldükten sonra Hades'te yargıçlık yapması mı? Belki de 'Güçlüler', yeryüzünde krallık yaparken başkalarının hayatını hiçe sayanları, öteki dünyada da sadece benzerleriyle vakit geçirsinler diye oraya hapsetmişlerdir. Unutma evlat; bir kralın elindeki asa, bazen sadece insanların sesini susturmak için tutulur. Sen sen ol, kimin 'yargıç' kimin 'mağdur' olduğunu sorarken, sadece parıltılı taçlara değil, o tacın gölgesinde kalan sessizlerin hikayelerine bak.