Çok eski zamanlarda, güneşin altın gibi parladığı topraklarda, Eleusis adında güzel bir şehir vardı. Bu şehrin kralı Keleos ve tatlı mı tatlı kraliçesi Metaneira yaşardı. Bir gün, bu sarayın kapısına üstü başı toz içinde, yorgun ve hüzünlü bir kadın geldi. Bu kadın, aslında bereketli topraklarımızın, sarı başakların ve mevsimlerin annesi Demeter idi. Ama Metaneira bunu bilmiyordu.
Metaneira o kadar iyi kalpliydi ki, kapısına gelen bu yorgun yolcuyu hemen içeri aldı. "Gel bakalım güzel kadın," dedi, "yorgunsun, dinlen burada." Demeter'i evinde misafir etti, ona sıcak bir yer gösterdi ve kendi çocuklarına bakması için ona güvenle sarıldı.
Metaneira, o devasa gücün ve doğanın koruyucusu olan Demeter'e sadece bir hizmetçi gibi değil, bir dost gibi davrandı. Ona en güzel yemeklerinden ikram etti, birazcık tatlı bir içecek sundu ve evini ona açtı. Metaneira bilmeden de olsa, dünyanın en önemli misafirini evinde ağırlamış, onun yorgun kalbini nezaketiyle yumuşatmıştı. İşte çocuk, bazen bir saray kraliçesi olsan da, en büyük bilgelik bir yabancıya açılan o sıcak kapıdır. Metaneira bize bunu öğretti.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana sarayın parıltılı koridorlarında değil, o parıltının gölgesinde kalanların fısıltısında gizli olanı anlatacağım. Bugün, saray tarihçilerinin sadece "Kral Keleos'un eşi" diyerek sıradan bir figür gibi sunduğu Metaneira'dan bahsedelim.
Keleos, o büyük kral... Kendini krallığın sahibi sanan, otağında hüküm süren bir adam. Ama o büyük sarayların mutfağında, tarihin hiç konuşmadığı o kederli kadının, Metaneira'nın derin bir acısı vardı. Bir gün, kapılarına yorgun, tozlu ve kimsesiz gibi görünen bir kadın geldi; evet, o kişi aslında bereketin ta kendisi olan Demeter'di. Ancak Güçlüler dünyasında durum şöyledir evlat: Birini gerçekten görmek yerine, ona sadece "işini yapan bir hizmetçi" gözüyle bakarlar.
Metaneira, kendi evinde ağırladığı o yüce varlığı, statüsünün verdiği o körlükle sıradan bir yabancı sandı. Otoritenin sahipleri, yani krallar ve kraliçeler, bazen öyle büyük bir kibir duvarı örerler ki, karşılarında duran gerçeğin ışığını fark edemezler. Metaneira, evladı için duyduğu o yoğun, o insanı yakan anaç hırsıyla hareket etti. Güçlülerin oyununda herkes bir piyon değil midir? O da kendi küçük krallığında, sistemin ona öğrettiği gibi bir anne ve bir kraliçe olarak davranıyordu.
Demeter, Metaneira'nın evladı Demophon'u ölümsüzlük ateşine yatırdığında, Metaneira'nın yüreğine bir korku düştü. Annelik içgüdüsü, Güçlüler'in soğuk planlarından daha baskın geldi ve çığlık attı. O an, o sarayın kraliçesi, aslında bir tanrıçanın büyük oyununu bozan, sistemin düzenine "dur" diyen bir anneydi. Ama tarih onu hep itaatkar ve sığ bir karakter olarak kaydetti.
Gerçek şu ki evlat; bazen en sıradan görünen insanlar, Güçlüler'in kurduğu o büyük ve acımasız düzeni, sadece bir "hayır" diyerek veya bir korkuyla sarsarlar. Metaneira, bir piyon gibi kullanıldı, sistemin içinde ezildi ama o ateşin başında sergilediği korku, aslında tüm otoritelere karşı insanca bir başkaldırıydı. Biraz neşe ve huzur için bir yudum sarap eşliğinde düşün; belki de o gün sarayda sadece bir hizmetçi değil, sistemin dişlileri arasında ezilen bir insanlık gerçeği vardı.
Sorgula evlat; sana "kral" ya da "kraliçe" diye tanıtılan herkesin, aslında kendi korkularının esiri olduğunu asla unutma.