Gelin bakalım küçük dostlarım, şöyle bir halka olun etrafımda. Ayaklarınızı uzatın, akşam güneşi tepeleri altın rengine boyarken size gökyüzü sakinlerinin en hızlı, en ağzı laf yapanından, Mercurius’tan bahsedeyim.
Hani şu Yunanlıların Hermes dediği, sandaletlerinin topuklarında kanatları varmış gibi oradan oraya seğirten çevik dostumuz var ya, hah, işte o! Romalılar ona Mercurius derler; ismi sanki dilden dile, pazardan pazara koşan bir tüccarın heybesindeki altınların şıngırtısı gibi duyulur.
Mercurius, ölümlülerin dünyası ile o yüksek bulutların üzerindeki saraylar arasında bir elçi gibi gidip gelir. Bir bakarsınız, güneş henüz yükselmeden bir tüccarın eline bereket üflemiş, bir bakarsınız en karmaşık meseleleri tek bir tatlı dille çözüvermiş. O, sadece bir haberci değil; aynı zamanda yolların, ticaretin ve zekanın koruyucusudur. Eğer bir gün bir düğümü çözemezseniz ya da kaybolduğunuzu hissederseniz, bilin ki o çevik gökyüzü sakini, belki de yanı başınızdaki bir rüzgar esintisiyle size göz kırpıyordur.
Siz bakmayın onun kanatlı sandaletleriyle göklerde uçup durmasına; Mercurius aslında en çok insanları izlemeyi sever. İnsanların o bitmek bilmeyen merakını, alışverişteki kurnazlıklarını ve birbirlerine kurdukları o güzel cümleleri dinlemekten büyük keyif alır. Bazıları onun biraz yaramaz olduğunu söyler, hani şu Hermes zamanından kalma eski huyları... Ama itiraf etmeliyim ki, hayat bu kadar ciddi ve ağır ilerlerken, birazcık oyunbazlık ve hazırcevaplık kimin canını sıkar ki?
Unutmayın, o elinde tuttuğu asasıyla (hani şu iki yılanın birbirine sarıldığı o meşhur asa var ya) hem gökyüzünün hem de yeryüzünün dilini konuşur. Yani hem tanrıların sırlarına vakıftır hem de sizin bugün okulda ya da oyunda ne düşündüğünüzü pekala bilir.
Şimdi, söyleyin bakalım; hayat bir oyunsa, oyunun en hızlı ve en zeki oyuncusunu tanımak istemez miydiniz? İşte Mercurius, tam da o oyuncudur. Masaların, yolların ve güzel sözlerin efendisi. Bir dahaki sefere rüzgar aniden saçınızı karıştırdığında, bilin ki o geçip gitmiştir; arkasında kocaman bir gülümseme ve belki de çözülmeyi bekleyen yepyeni bir sır bırakarak.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, dizlerimin dibine otur da anlatayım; hani o altın yaldızlı kitaplarda, mermer heykellerde gördüğün tanrılar var ya, işte onlar aslında göründükleri kadar "tanrısal" değil. İnsanlar onlara büyük isimler takar, altından tapınaklar kurar ama gerçekler bazen rüzgarın savurduğu bir yaprak kadar hafiftir. Bugün sana Mercurius'u anlatacağım, hani o kanatlı sandaletli, hızlı koşan, tüccarların ve hırsızların efendisi bildiğiniz karakteri...
Peki ya sana, onun bu "hızının" aslında bir kaçış olduğunu söylesem ne derdin, yavrucuğum?
Mercurius, diğer adıyla Hermes; Olimpos’un o ağır, kibrinden geçilmeyen krallarının ayak işlerini yapmaya mecbur bırakılmış bir figürdür. O, haberci sıfatının ardına gizlenmiş, gökyüzünün en yetenekli "aracısı"dır. Güçlü olanlar, yani o yüce tanrılar, kendi ellerini kirletmek istemedikleri her işte onu kullanırlar. O, sınırları aşar, kapıları açar, ruhları öte dünyaya taşır; ama aslında kendi ruhu, büyüklerin hırsları arasında sıkışıp kalmış bir gölge gibidir.
İnsanlar onun kurnazlığını bir marifet sanır. Oysa o kurnazlık, devlerin dünyasında hayatta kalmanın tek yoludur. O, yalan söylemeyi bir sanat haline getirmiştir çünkü gerçeği olduğu gibi söyleseydi, sistemin dişlileri onu çoktan öğütmüş olurdu. Hatırla evladım, hiçbir otorite figürü, kendi hizmetkarının özgür bir zihne sahip olmasını istemez. Mercurius, bir taraftan altınların hesabını tutan tüccarları kutsar, diğer taraftan çalınanların yollarını gözler. Onun asası kerykeion, sadece huzuru temsil etmez; aslında hem zehri hem panzehri aynı anda taşıyabilen, dengenin ne kadar kırılgan olduğunu bilen bir ruhun sembolüdür.
Şimdi bir yudum üzüm suyu al, gözlerini kapa ve düşün. Hızlı koşanlar, hep bir şeylerden kaçanlardır. O, Zeus’un yasaklarını taşırken aslında kimin sesi oluyordu? Güç sahipleri sahneye çıktığında, arkadaki perdeyi kim tutuyordu? Mercurius, sessizlerin susturulduğu o saray koridorlarında kendi yolunu çizen bir "aykırı"ydı aslında.
Unutma güzel evlat, her büyük kahramanın ya da tanrının gölgesinde, onun adına koşan ama kendi hikayesini hiç yazamamış bir ruh vardır. Belki de Mercurius, o kanatlı sandaletleriyle sadece gökyüzünü değil, zincirlerinden kurtulabileceği o uzak ufukları arıyordu. Gerçek, o sandaletlerin yere vurduğu tozlu yollarda saklıdır; kralların tahtında değil.