Gel şöyle otur bakalım evlat, şu ağacın gölgesi tam da hikaye anlatmaya göre. Ayaklarını uzat, toprak ana bugün bizi güzel ağırlıyor. Bak, bugün sana biraz gökyüzünün sessiz ama derin gözlemcisinden, Men’den bahsedeyim.
Bizim batı topraklarında, Phrygia dediğimiz o bereketli ovalarda insanlar ona hep saygıyla bakarlardı. Öyle Olympus’un yüksek tepelerinden kibirle bakanlara benzemez Men; o, gecenin sakinliğinde, ayın gümüş rengi ışığı altında sessizce süzülen bir gökyüzü sakinidir. İnsanlar onu gördüklerinde hemen başlarını kaldırıp "İşte geceyi gözeten orada," derlerdi.
Düşünsene, gökyüzü karardığında dünya koca bir karanlığa gömülür ama Men, o gümüşi tacıyla başını bulutların arasından uzattığında her şey değişir. O, sadece bir tanrı değil, aynı zamanda mevsimlerin, yaşamın ve ölümün döngüsünü takip eden bir rehber gibidir. İnsanlar tarlalarına ekin ekerken, düğünlerini yaparken veya bir derdi olduğunda hep onun o nazik ışığına sığınırlardı.
Ona bakınca bir krallık hırsı ya da yakıp yıkan bir öfke görmezsin; onun dinginliğinde, sabırla bekleyen bir bilgelik vardır. Anadolu’nun o kadim taşlarına kazınan suretinde bile hep bir sükunet görürsün. Kimi zaman atının üzerinde, kimi zaman ayın o incecik hilal şeklindeki boynuzlarıyla resmederler onu. Bir elinde çam kozalağı, ötekinde belki bir nar... Doğanın bereketini, gecenin serinliğini simgeler.
Bazen şarap kadehimden bir yudum alıp gece göğüne baktığımda, Men’in o sessiz nöbetini hissederim. Sanki o, binlerce yıldır ayakta duran bir ağaç gibi; kökleri bu toprağa bağlı, dalları ise yıldızların arasına uzanmış. Çocuklar ona dua ederken sanki uyumadan önce bir büyüğüne "İyi geceler" der gibi fısıldarlarmış.
İşte böyle evlat; Men, gökyüzünün o sükuneti, gecenin en güvenli limanıdır. Şimdi söyle bakalım, yarın gece ay doğduğunda ona bir selam yollayacak mısın? Belki o da sana o kadim Phrygia topraklarından bir tutam huzur üfler.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evladım, yaşlı gözlerimin gördüğü o kadim Anadolu topraklarının tozlu yollarında, hani şu kitapların üzerine pek de ışık tutmadığı bir gölge saklıdır... Yaklaş biraz, dinle beni güzel yavrum. Sana tapınakların altın yaldızlı tavanlarında değil, toprağın derin uğultusunda fısıldanan bir isimden bahsedeceğim: Men.
Phrygia’nın o serin yaylalarında, ayın gümüşten bir tırpan gibi tarlaları biçtiği gecelerde anılırdı o. İnsanlar ona "ay tanrısı" dediler, gökyüzündeki o solgun diski ona emanet ettiler. Oysa Men, sadece gökyüzündeki bir fenerden ibaret değildi. O, gölgede kalanların, mevsimleri takip edenlerin ve zamanın akışını bizzat kendi nasırlı elleriyle ölçenlerin sesiydi.
Biliyor musun, yeryüzünün o mağrur kralları, altın kadehlerinden neşeli bir yudum alıp kendilerini evrenin merkezi sanırken, Men sessizce beklerdi. O, gücün geçiciliğini bilirdi. Kralların sarayları yıkılır, heykelleri kum olurdu; ama Men’in gölgesi, her ay biraz daha uzayıp biraz daha kısalırdı. O, sistemin çarklarında ezilenlerin, bir mevsimin geçişini bekleyen o sabırlı Anadolu çiftçisinin tanrısıydı.
Hani o büyük Agamemnon’ların, devasa ordularını bir piyon gibi ileri sürdüğü o kanlı meydanlar var ya... İşte Men, o gürültünün içine girmezdi. O, gürültünün bittiği yerde, ayın altında biten bir başak tanesinde, bir annenin sessiz duasında gizliydi. Otorite dediğin şey, bir kılıcın keskinliğiyle değil, zamanın bizzat kendisiyle sınanır, minik çiçeğim.
Büyüdüğünde anlayacaksın, güç sahipleri kendi masallarını yazmak için gürültü yaparlar. Oysa gerçek, tıpkı Men gibi sessiz, tıpkı ayın evreleri gibi döngüsel ve inatçıdır. Kimse ona bir saray inşa edemedi, çünkü o, sınırları olmayan bir gökyüzünün sahibiydi. Eğer bir gün sana "her şeyin bir sahibi var" derlerse, Men’i hatırla; o, göğün çatısında tek başına yürürken kimseye hesap vermeyen o kadim özgürlüğün gölgesidir.
Şimdi git ve gökyüzüne bak, güzel evladım. Gördüğün o gümüş ışıkta, kralın buyrukları değil, sadece dünyanın o hiç değişmeyen, yavaş ve sabırlı gerçeği saklıdır. Krallar gelir geçer, Men ise her ay yeniden doğar.