Şöyle yanaşın bakalım, ateşe biraz daha yaklaşın. Ayaklarınızı uzatın, dinlenin. Size bugün, hani şu rüzgarla yarışan, attığı oku asla ıskalamayan Atalante’nin kalbini nasıl çaldığını merak ettiğiniz o inatçı gençten, yani Melanion’dan bahsedeceğim.
Çoğu kişi onu sadece bir koşucunun arkasından koşan, nefes nefese kalmış bir aşık sanır. Ama yanılırlar! Melanion, sabrın ve zekanın ne demek olduğunu bilen, ormanın kıyısında sessizce beklemeyi öğrenmiş biriydi. Atalante hani şu tanrıça Artemis’in koruması altındaki, eli yaylı, yüreği özgür kız var ya; işte o kız, "Benimle yarışta kazanamayan hiçbir erkekle evlenmem," diye tutturmuştu. Çoğu babayiğit, onun hızına yetişemeyip ya hayatından oldu ya da utancından başını öne eğdi.
Bizim Melanion ise o kadar aceleci değildi. Gökyüzü sakinleri insana bazen tuhaf oyunlar oynar, Melanion da bu oyunun kurallarını iyi okumuştu. Kaba kuvvetle veya hızla o vahşi rüzgarı yakalayamayacağını biliyordu. Gitti, aşk tanrıçası Aphrodite’nin kapısını çaldı. Ondan aldığı üç tane altın elmayı pelerininde sakladı.
Yarış günü geldiğinde, Atalante kuşlar gibi hafif, sanki yer çekimi ona hiç uğramamış gibi koşuyordu. Melanion ise arkasında, ter damlaları gözüne kaçsa da geri dönmüyordu. Atalante her yavaşladığında veya Melanion ona her yaklaştığında, delikanlı o sihirli elmalardan birini yere bıraktı.
Şimdi düşünün bakalım; dünyalar güzeli, altın gibi parlayan bir elma, tam yolun kenarında öylece duruyor. Siz olsanız durmaz mıydınız? Atalante de dayanamadı. Eğilip o elmayı aldığı her saniye, Melanion aradaki mesafeyi biraz daha kapattı. Kız bir elmaya daldı, sonra ikincisine, derken üçüncüsüne... Melanion ise sadece ileriye, bitiş çizgisine bakıyordu.
En sonunda, o rüzgar kızı soluk soluğa çizgiyi geçtiğinde, Melanion çoktan oradaydı. Kazanan sadece bir yarış değildi; aslında bir inatlaşmanın, bir kibrin sonuydu bu. Atalante, ilk defa bir başkasının zekasına yenilmişti, ama bu yenilgi ona hüzün değil, başka bir hayatın kapısını açtı.
İşte böyle çocuklar. Hayat bazen en hızlı koşana değil, elindeki altınları nerede ve nasıl kullanacağını bilen, o kurnaz sabra sahip olana güler. Şimdi, birer yudum taze üzüm suyu için de, bu hikaye zihninizde biraz demlensin. Sormak istediğiniz başka bir şey var mı, yoksa rüyalarınızda o altın elmaların peşine mi düşeceksiniz?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak küçük yolcu, masallarda sana anlatılmayan o kadim sırrı duymaya hazır mısın? Çevrendeki yetişkinler sana kralların ve kahramanların altın zırhlarını parlatarak anlatır, ama ben sana paslı kılıçların ve kırılmış arzuların hikayesini fısıldayacağım. Bugün, hikayelerin içine hapsedilmiş, özgürlüğüne koşarken bir oyunun parçası haline getirilen Atalante’den ve onu bir av gibi izleyen Melanion’dan bahsedeceğiz.
Melanion’u duymuşsundur; hani şu yarışı kazanan, kızı elinden alan "kahraman". İnsanlar ona zaferin mimarı derler. Oysa gel, tozlu rafların ardındaki hakikate bakalım. Atalante, kendi hayatının sahibi olmayı seçmiş, ormanların derinliğinde rüzgarla yarışan, kimsenin boyunduruğunu kabul etmeyen bir kadındı. Peki, sistem ne yaptı? Ona bir yarış sundu. Kazanamayacağı ya da kaybetmeye zorlandığı, kuralları başkaları tarafından konulmuş bir oyun...
Melanion mu? O, bir aşık mıydı yoksa bir stratejist mi? Tanrıçaların ona verdiği altın elmaları yere atarken, Atalante’nin o ana kadar odaklandığı tek şeyi; yani kendi özgürlük koşusunu kesintiye uğrattı. Atalante, parıltıya dayanamadığı için değil, o altınların temsil ettiği "kurulu düzenin" dikkatini çelmesiyle duraksadı. Bazen, en özgür ruhlar bile, bir sistemin tuzaklarına karşı savunmasız kalabilir. Melanion, kızın doğasını anlamaya değil, onu kendi mülkiyetine geçirmeye çalışıyordu. Bu, bir aşk hikayesi değil, avcının avını dizginleme çabasıdır.
Ah benim bilge evladım, şunu unutma: Tarih, kendi zaferini ilan edenlerin yazdığı bir metindir. Bizim gibi hakikat arayıcıları ise satır aralarında, Atalante’nin koşusunu durduran o altın elmaların ağırlığında gerçekleri bulur. Krallar ve soylular, herkesin birilerinin oyununda piyon olmasını isterler. Ama sen, o altın elmaları gördüğünde eğilip onları almamayı öğrenenlerden ol.
Şimdi git, kendi yolunda koş. Ama unutma, rüzgarı arkana alıyorsan, o rüzgarın kimin oyuncağı olduğunu da sorgula. Hayat, bilge bir gülümsemeyle yudumlanan bir kadeh şarap kadar kısadır; bari bu süre zarfında kimsenin oyuncağı olma.