Bir zamanlar, Anadolu’nun uçsuz bucaksız, kayalık yollarında, tam da Gökbel denilen o gizemli yerde, bir müzisyen yaşarmış. Burası öyle bir yer ki, etrafına baksan sanki başka bir gezegene düşmüşsün sanırsın; her yer simsiyah, dev kayalarla dolu. Ama bu korkutucu taşların arasında, incecik bir su şırıltısı duyulur. İşte o su, aslında Marsyas adındaki o yetenekli gencin hikayesini fısıldar.
Marsyas, ormanda gezerken yerde pırıl pırıl bir kaval bulmuş. Bu kaval aslında Athena adındaki gökyüzü dostumuzunmuş. Athena bir gün bu kavalı çalarken sudaki yansımasına bakmış ve kavalın yüzünü şekilden şekile soktuğunu görünce, "Aman, ne kadar komik görünüyorum!" diyerek onu fırlatıp atmış. Yerde yatan o kaval, aslında büyüleyici sesler çıkarmak için bekliyormuş. Marsyas onu eline almış, üflemiş ve çıkan sesle adeta büyülenmiş. O kadar güzel çalmış ki, "Dünyadaki en iyi müzisyen benim!" diye düşünmeye başlamış.
İşte tam o sırada, lir denilen telli sazı çalan Apollon çıkagelmiş. Apollon, "Madem bu kadar iddialısın, gel yarışalım!" demiş. Yarışmanın kuralı ise biraz sertmiş: Kazanan, kaybedene istediğini yapacakmış. Yarışmayı izleyen Bozdağ'ın ruhu, "Hadi bakalım, kim daha güzel çalacak?" demiş.
Marsyas kavalını öttürmüş, etraftaki kuşlar susup onu dinlemiş. Ama Apollon kurnazmış. Yarışmanın bir noktasında, "Hadi bakalım, kavalını ters tutup çal da göreyim!" demiş. Kavalın yapısı gereği ses çıkmamış tabii, ama Apollon liriyle her türlü sesi çıkarmaya devam etmiş. Yarışmayı Apollon kazanmış. Ama bu zafer, biraz acımasızca olmuş. Marsyas ne yazık ki bu büyük hırsın kurbanı olmuş.
Apollon yaptığına sonradan pişman olmuş olsa da, olan olmuş. Marsyas’ın o hüzünlü ve güzel sesini unutmamak için onu, o Gökbel’deki şırıl şırıl akan ırmağa dönüştürmüş. Bugün ne zaman o ırmağın kıyısına gitsen, ağaçların arasından gelen o rüzgar sesini dinle; sanki Marsyas, kavalını hala çalıyormuş gibi hissedeceksin. Bazen bir bardak üzüm suyu yudumlarken bu hikayeyi anımsa, çünkü müzik her zaman bir nehir gibi akar gider, tıpkı Marsyas’ın o bitmek bilmeyen şarkısı gibi.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler: Marsyas'ın Hüzünlü Melodisi
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana o görkemli saraylarda değil, rüzgarın kayalarla fısıldaştığı Çine Vadisi'nde, o kapkara taş yığınlarının arasında gizlenen gerçeği anlatayım. Herkes Apollon’un altın lyra’sından ve onun parıltılı sesinden bahseder. Ama o parıltının arkasında, Güçlülerin kendi tahtlarını korumak için ne kadar acımasızlaşabileceğini çoğu kişi görmezden gelir.
Marsyas, bu dünyanın mütevazı bir emekçisiydi. Athena’nın, kendi yüzünü buruşturduğu için bir çöp gibi kenara attığı o kaval, Marsyas’ın nefesiyle bir sanat eserine dönüştü. O, gökyüzünün yüksek katlarından inmeyen, toprağın sesini, ağacın hışırtısını ve insanın kederini çalan bir ozandı. Kavalı sadece bir alet değil, sessizlerin çığlığıydı. Fakat bir gün, sistemin koruyucusu olan Apollon ile yolu kesişti. Neden mi? Çünkü Marsyas, Güçlülerin sadece altın ve ışıkla yönettiği dünyada, saf yeteneğin ve emeğin de bir değeri olduğunu kanıtlamak istedi.
Yarışma mı? O bir yarışma değil, bir güç gösterisiydi evlat. Apollon, kuralları kendi belirlediği bir oyunda Marsyas'ı köşeye sıkıştırdı. Kavalını ters tutmasını istediğinde, aslında bir sanatçının ruhunu değil, boyun eğmeyen bir özgürlüğü boğmaya çalışıyordu. Ve Midas... O zavallı kral, sadece gerçeği söylediği için damgalandı. Güçlüler, kendi kusurlarını görenlerin kulaklarını mühürlemeyi severler.
Apollon'un Marsyas'a yaptığını, o "sanatsal" bir ceza olarak anlatırlar ama aslında bu, otoritenin, karşısında titremeyen birine verdiği kanlı bir dersti. Bir ağaca bağlanıp derisinin yüzülmesi... İşte bu, kibirli olanın, kendi hükmünü korumak için ne kadar küçülebileceğinin resmidir. Sonra o vicdan azabı mı? Hah! O sadece, günahlarını gizlemek için takılan bir maskeydi. Apollon, pişmanlıktan lyra’sını kırmadı, sadece kanın kokusundan kaçtı.
Şimdi Gökbel’de akan o ırmağa baktığında, sadece suyun şırıltısını duyma. O, Marsyas’ın sonsuza dek süren hüzünlü ve asi şarkısıdır. Bir yudum neşeli şarabın tadı kadar kısa süren bu hayatta, Güçlülerin kurduğu oyunlara kanma. Unutma; bazen en güzel sesler, derisi yüzülenlerin değil, o sesi susturmaya çalışanların korkusundan gelir. Gerçek, o sarp kayaların arasındaki serin suda, saklanmış bir şekilde seni bekliyor.