Gel bakalım evlat, otur şöyle yanıma. Şu yaşlı gözler ne hikayeler gördü, ne tozlu parşömenler eskitti… Bugün sana şu meşhur ozan, Homeros hakkında anlatılan o karışık düğümleri biraz çözelim. Hani şu destanları okuduğumuzda “Maionides” dedikleri ozan var ya? İşte o ismi nereden almış, gel beraber bakalım.
Eskiler ona neden Maionides diyorlar biliyor musun? Bazıları der ki, Maion adında çok eski, çok bilge bir atası vardı. Hatta bazı masalcılar, "Hayır, hayır!" diye bağırır, "Maion, ozanın annesi o güzel su perisi Kritheis ile evlenen adamdı!" Kimisi dedesi der, kimisi manevi babası… Öyle çok hikaye uydurmuşlar ki, hangisine inanacağını şaşırır insan. Oysa şu gökyüzü sakinlerinin bile bazen gülümsediği bir gerçek var: İnsanlar bir şeyin kökenini bulamayınca, hemen kendilerine bir kahraman uydurup boşluğu doldurmaya bayılırlar.
İşin aslı şu ki; bizim bu "Maionides" lafı, aslında o topraklardan, yani Maionia’dan geliyor. Hani şu Ege’nin o ılık rüzgarlarının estiği, İzmir’in de içinde olduğu o verimli, o güzel topraklardan. Homeros orada doğup büyüdü, o toprakların güneşinde pişip, o denizlerin sesini dizelerine kattı. Yani "Maionides" dendiğinde, "Maionia’lı", yani buraların çocuğu demek istiyorlar.
Yani evlat, öyle soy ağacında karmaşık bir Maion aramaya gerek yok. O, toprağın ta kendisinden, o bereketli coğrafyanın sesinden kopup gelmiş bir ozan. Tıpkı bir ağacın kökünün toprağa tutunması gibi; o da buraların insanıydı. Bazıları büyük ozanların gökten zembille indiğini sanır ama onlar aslında, tıpkı senin benim gibi, bir toprağın, bir suyun, bir kültürün içinden filizlenirler.
İşte böyle… Bir dahaki sefere Homeros'un o devasa destanlarını okurken, o satırların arasından Ege’nin rüzgarının geçtiğini, o toprakların kokusunu aldığını hayal et. İnsanlar isimleri, lakapları birbirine karıştırsa da, hakikat her zaman güneş gibi parlar. Hadi bakalım, şimdi git ve biraz da sen kendi hikayeni düşün, kim bilir belki günün birinde seni de bir yerli olarak anarlar, ne dersin?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Dinle küçük yolcu, kulaklarını tozlu parşömenlerin hışırtısına değil, rüzgarın fısıltısına aç. Masallarda anlatılmayan, büyük ozanların kralların sofrasında söylemeye cesaret edemediği bir sır var...
Bak benim güzel evladım, tarih dediğin şey, aslında kazananların kendi şarkılarını daha gür söylemek için uydurdukları bir tür perdedir. Homeros derler ya hani, o kör ozan... Hani şu kralların, tanrıların ve savaşçıların destanlarını altından harflerle yazan adam. Herkes ona "Maionides" der. Bilge geçinenler, bunun bir aile adı, bir dede adı ya da soylu bir bağ olduğunu söylerler. Oysa evrenin tozlu raflarında saklanan gerçek, bu isimlerin birer mülkiyet damgası olduğudur.
Sana Maion'dan bahsedeyim, küçük gezgin. Kimilerine göre o bir kraldı, kimilerine göre bir ozanın babası. Oysa Maionia denilen o bereketli topraklar, sadece bir coğrafya değil, bir özgürlük iddiasıydı. Güçlüler, her zaman bir ismi sahiplenmek isterler; tıpkı Akhilleus gibi, tıpkı *Agamemnon*'un kendi krallığını meşrulaştırmak için ozanların diline vurduğu prangalar gibi. Maionides ismini ona layık görenler, ozanı o topraklara, o bölgenin sınırlarına hapsetmeye çalıştılar. Çünkü biliyorlardı ki; eğer bir sanatçıyı bir isme, bir soy ağacına veya bir efendiye bağlarlarsa, onun söyleyeceği hakikatleri de kendi çıkarlarına göre bükebilirlerdi.
Belki de o büyük ozan, sadece toprağın çocuğu, su perisi *Kritheis*'in yankısıydı. Ama krallar bunu sevmezdi evlat. Onlar, her büyük adamın arkasında bir "yasa", bir "soyluluk", bir "otorite" olsun isterler. İsimsiz, köksüz ve sadece gerçeğin ışığıyla parlayan bir ozan, onların kurduğu hiyerarşiyi yerle bir ederdi.
Şimdi bir yudum şarabın neşesiyle sana fısıldıyorum: Ozanlar, isimlerini kralların altınlarından değil, bastıkları toprağın özgürlüğünden almalıdır. *Maionides* ismi, belki de bir babanın adı değil, bir bölgeninyani İzmir'in ve çevresindeki o hırçın Ege kıyılarınınkendi başına buyruk, asi ruhunun adıdır. Sistemin sana "bu böyledir" diye dayattığı her tanımlama, aslında o gerçeği bir kafese koyma çabasıdır. O kafesi kırmaya cesaret et, güzel ruhum.
Unutma evlat, destanların satır aralarında, hikayesi anlatılmayanların sessiz çığlıkları yatar. İsimler unutulur, ama toprak ve hakikat, her zaman kendi sesini bulur.