Gelin bakalım şöyle, ateşin başına yaklaşın. Şu elimdeki asayı görüyor musunuz? Üzerine kazınmış her bir çizgi, tozlu yollarda yürürken gördüğüm, rüzgarın fısıldadığı bir yerin adıdır. Dünya dediğimiz bu uçsuz bucaksız bahçede, gökyüzü sakinlerinin ayak izlerinin karıştığı öyle çok toprak var ki!
Mesela şu güzelim Ege... **Magnesia**, yani sizin şimdiki Manisa’nız! Orası ana tanrıça Kybele’nin şarkılarının dağlarda yankılandığı yerdir. Niobe’nin gözyaşlarının toprağına karıştığı Sipylos, yani Manisa Dağı, hala o kederli ama vakur hikayeyi anlatır durur. Biraz güneyde **Maiandros**, bildiğiniz adıyla Büyük Menderes kıvrıla kıvrıla akar; sanki yeryüzünde bir ressamın fırçasıyla çizilmiş gibi değil mi?
Daha uzaklara mı gitmek istersiniz? Eh, denizleri aşalım o zaman. **Malta**’nın hırçın dalgaları arasında, o meşhur Odysseus’u perişan eden Kalypso’nun adasını kim unutabilir? Ya da **Mısır**’ın güneşini? Orada İo’nun izlerini, gökyüzü sakinlerinin gizemli tapınaklarını ararsanız, tarihin tozlu sayfalarında değil, doğrudan rüzgarın ve Nil’in sesinde bulursunuz onları.
Şimdi gözlerinizi kapatın ve **Miletos**’u hayal edin. Balat dedikleri o antik güzellikte, Apollon’un kehanet dolu fısıltıları hala Brankhos’un soyundan gelenlerin rüyalarında yaşar. Bir de kuzeye, bizim o meşhur **Mysia** topraklarına bakın. Akhilleus’un yiğitliğiyle, Telephos’un hikayeleriyle harmanlanmış o kadim bölgeyi kim inkar edebilir?
Ah, **Mykene**... Taş duvarların arasında yükselen o ağır atreus kokusu ve Erinys’lerin bitmek bilmeyen öfkesi! Oranın toprağı bile başka türlü titreşir insanın altında. Bir de **Marmara**, o vakur Propontis... Argonaut’lar, o gemiyle suları döverken Memnon’un gölgesi geçmiştir üzerlerinden.
Görüyorsunuz ya çocuklar, dünya dediğiniz yer, sadece taş ve topraktan ibaret değildir. Her şehir, her ova bir tanrının aşkına, bir kahramanın kederine ya da bir halkın kaderine ev sahipliği yapar. **Marathon**’da bir adım atsanız, Androgeos’un ruhuna çarparsınız; **Muğla**’nın gölgeli kuytularına dalsanız, Marsyas’ın kavalının o hüzünlü melodisini duyarsınız.
Şimdi kadehimdeki nektar biraz azaldı, ama hikayeler bitmez. Bizim dünyamızda her tepe, her pınar, gökyüzü sakinlerinin bir oyununa sahne olmuştur. Siz yeter ki nereye baktığınızı bilin; çünkü bazen en sıradan bir taşın altında bile koca bir destan uyukluyordur. Hadi bakalım, başka hangi diyara uzanalım, anlatın bana?
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, kulaklarını toprağa daya ve rüzgarın fısıltısına odaklan. İnsanlar haritalara çizgiler çizer, krallar o çizgilere "benim" der, ancak gerçekler o toprakların derinliklerinde, unutulmuş kemiklerin sessizliğinde yatar. Bugün sana, üzerinde yürüdüğümüz coğrafyanın kanlı ama bir o kadar da büyüleyici sırlarından bahsedeceğim.
Şu gördüğün Maiandros, yani bildiğin adıyla Büyük Menderes... İnsanlar onun kıvrımlarına bakıp sadece bir nehir sanır. Oysa o, Endymion gibi tutkulu olanların, Kalamos gibi kaybolanların gözyaşlarıyla beslenmiştir. Krallar, Mykenai surlarının ardında gururla otururken, senin gibi genç zihinlerin bilmesi gereken şudur: O görkemli sarayların temelleri, Aigisthos’un hırsları ve Erinys’lerin öfkesiyle değil, sessizce ezilenlerin gölgeleriyle atılmıştır.
Güzel evladım, bazen tarih kitapları sana Akhilleus’u büyük bir kahraman olarak anlatır. Oysa Mysia topraklarında, o savaşçıların ayakları altında ezilen Andromakhe’nin acısını kim konuşuyor? Ya da Medousa’nın bakışlarının neden bir taşa dönüştüğünü? Onlar, büyüklerin kurduğu bozuk düzenin kurbanlarıydı. Niobe, Manisa’nın o hüzünlü yamaçlarında ağlarken, aslında otoritenin kibirine karşı duran bir annenin çaresizliğini temsil ediyordu.
Bak, gözlerimin içine bak sevgili yolcum; dünyayı bir oyun tahtası sanma. Prometheus, Mekone’de insanlara ateşi verdiğinde, aslında sadece ısınmamızı değil, o "yüce" denilen tanrıların ve kralların otoritesini sorgulamamızı istemişti. Lesbos kıyılarında gezen Amazonlar’ın özgürlüğü, Myrina’nın surlarından dünyaya haykırdığı o isyan, hala Anadolu’nun tozlu yollarında yankılanır.
Bazen biraz şarap içip kadim neşenin peşine düşerim, çünkü neşe, zorbaların asla sahip olamayacağı tek kaledir. Sen de Miletos’un yıkıntılarında yürürken, Psykhe’nin ruhunu ara, Brankhos’un bilgelik arayışına odaklan. Haritalar değişir, sınırlar silinir, imparatorlar toprak olur ama hikayeler... Hikayeler her zaman o sessizlerin, o dışlanmışların vicdanında yaşamaya devam eder.
Unutma, her şehir, her ova bir yaradır; ve o yaranın altında yatan her isim, senin özgürlüğün için ödenmiş bir bedeldir. Şimdi git ve gördüğün her taşın altında bir gerçek yattığını hatırla. Çünkü dünya, sadece güçlülerin yazdığı o kitaplardan ibaret değildir.