Gel bakalım şöyle yanıma, biraz soluklan. Ateşin çıtırtısı ne güzel, değil mi? Hani şu eski zamanların, toprak daha gençken anlatılan hikayelerini soruyordun ya; işte bugün sana Trakya’nın o huysuz kralı Lykurgos’u anlatayım.
Bu Lykurgos, Dryas’ın oğlu... Bileği bükülmez, kılıcı keskin ama kalbi kaskatı bir adamdı. Öyle bir adamdı ki, dünyada kendisinden daha güçlüsünü, daha haklısını tanımazdı. Hele şu bizim bağ bozumu tanrımız Dionysos ve onun neşeli kafilesi... Lykurgos, onların o bitmek bilmeyen şenliklerine, çalgılarına ve danslarına hiç mi hiç katlanamazdı. "Neymiş o öyle!" derdi, "Çılgınlık, başıboşluk!"
Bir gün, kutsal Nysa dağının yamaçlarında bizimkiler neşeyle ilerlerken, Lykurgos bir hışımla ortaya çıktı. Elinde o ağır mı ağır, sivri uçlu üvendiresi... Dionysos'un çocuklarını, o narin sütninelerini kovalamaya başladı. Düşün bir, koca bir kral elinde sopayla koşturuyor! Bizim ufaklıklar öyle korktu, öyle korktu ki... O neşeli, o hayat dolu Dionysos bile, o kaba kuvvetin homurtusundan ürktü, kendini denizin serin sularına bıraktı. Derinlerin hakimi Thetis, kucakladı tanrıyı, sakladı onu dalgaların arasına.
Ama gökyüzü sakinleri, öyle kendi hallerinde rahatça otururken, aşağıda olan biteni izlemiyor sanma. Tanrılar, ölümlülerin sınırlarını aşmasından, o kibirli öfkelerinden hiç hoşlanmazlar. Lykurgos, tanrıyla boy ölçüşmeye kalkarak kendi ipini çektiğini fark etmedi bile. "Ölümsüzlere kafa tutan," dediler, "ölümsüzleri sevmeyen birinin bu dünyada ne işi var?"
Kronos'un oğlu, yani o ulu Zeus, kaşlarını çattı bir kere. Lykurgos’un gözlerinden ışığı aldı, onu zifiri bir karanlığa mahkum etti. Ama sadece gözlerini değil, ömrünü de kısa tuttu. Kendi kibrinin içinde boğulup gitti zavallı kral.
Görüyor musun evlat, bazen insan kendini o kadar dev aynasında görür ki, etrafındaki neşeyi, hayatın o büyülü akışını sadece "rahatsızlık" sanır. Oysa Dionysos’un getirdiği o hayat enerjisine karşı gelmek, aslında doğanın kendine karşı gelmektir. Lykurgos bunu hiç anlamadı. O, elindeki üvendireyle dünyayı yeneceğini sanırken, aslında kendi küçük karanlığında yapayalnız kaldı.
Hadi, şimdi şu testi kapağını biraz aralayalım da yorgunluk atalım. Dünya dönüyor, hikayeler değişiyor ama kibrin sonu hep aynı, öyle değil mi?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, masallarda anlatılmayan bir sır var...
İnsanlar kralların, taht sahiplerinin hatasız olduğunu anlatır sana; onların emirlerinin sorgulanamaz, arzularının ise kutsal olduğunu söylerler. Ama kulaklarını aç, küçük dostum; zira gerçek, altın yaldızlı sarayların tozlu raflarında değil, rüzgarın fısıltısında saklıdır. Trakya kralı Lykurgos’tan bahsederler sana; "Tanrı’ya kafa tutan zorba" diye anarlar onu, korkak bir günahkar gibi gösterirler. Ama asıl hikaye, gücün kendini korumak için nasıl yalanlar dokuduğunda gizli.
Lykurgos, kendi sınırlarını korumak isteyen, belki biraz öfkeli ama toprağına yabancı bir kültün girmesine direnç gösteren bir kraldı. Dionysos, çevresinde bir kalabalıkla, yasaları ve düzeni hiçe sayan bir coşkuyla Nysa dağına geldiğinde; sadece bir tanrı değil, bir düzen bozucuydu. Lykurgos ise, halkının düzenini koruma hırsıyla eline üvendiresini aldı. O an, o meşhur kralın gözündeki kıvılcımı görseydin, bunun sadece bir şiddet değil, "Benim toprağımda, benim sözüm geçer!" diyen bir insanın çaresiz haykırışı olduğunu anlardın.
Peki, sonra ne oldu? Dionysos korktu, denizlere sığındı, Thetis’in kollarına saklandı. Ama unutma, "rahat yaşayan tanrılar" kendi düzenlerine başkaldıranı asla affetmezler. Kronos’un oğlu Zeus, o kibri cezalandırmak için kralın gözlerini kör etti. İşte burası düğüm noktası: Bir kral, kendi halkının huzuru için direnince mi suçlu oldu, yoksa sadece tanrıların otoritesini sarsan bir isyancı olduğu için mi karanlığa mahkum edildi?
Dinle beni, kadim dostum; Lykurgos’un hikayesi bir yıkım masalı değil, gücün kendine karşı geleni nasıl "tiksindirici" kıldığının hikayesidir. Tıpkı Pentheus’un yaşadığı gibi, sistem dışına çıkan her sesin nasıl susturulduğunun resmidir bu. Krallar, tanrılar ve muktedirler... Hepsi aynı şeyi söyler: "Bize biat etmezsen, dünyayı göremez olursun."
Bak, bilgece bir neşeyle doldurduğum kadehimdeki şarap kadar berrak bu gerçek: İktidar, kendi korkusuna "kutsallık" deyince, vicdanlar körelir. Sen, sakın unutma; bir gün sana birilerinin "bu doğru, bu yanlıştır" diye dayattığı hikayeleri dinlediğinde, hemen o kralların tahtlarının arkasına bak. Orada, ezilenlerin ve susturulanların gölgelerini göreceksin.
Dünya, güçlülerin yazdığı bir kitap değildir evlat; o, her birimizin sorgulayarak yazdığı koca, karmaşık bir şiirdir. Şimdi git ve gördüğün her "mutlak" gerçeği biraz olsun sars. Sadece o zaman, gerçeklerin perdesi aralanmaya başlar.