Gel otur yanıma evlat, şöyle kıvrıl dizimin dibine. Sana eski zamanlardan, kurtların uluması gibi ürpertici ama bir o kadar da ders dolu bir hikaye anlatayım. Hani şu büyük savaşta, Akhilleus’un öfkesinden nasibini alanlardan biri olan Lykaon var ya; onun bir de ismi adaşı olan başka bir Lykaon daha vardır, hadi gel önce onu tanıyalım.
Vaktiyle Arkadya denilen o yemyeşil topraklarda Lykaon adında bir kral yaşarmış. Elli tane de oğlu varmış! Ama gel gör ki bu aile, ne gökyüzü dostumuzun hatırını sayar, ne de doğanın dengesine hürmet edermiş. Bir gün gökyüzü dostumuz, yeryüzüne şöyle bir bakmaya karar vermiş. Fakir bir köylü kılığına girip kapılarını çalmış, bakalım bu kral onu misafir edecek mi diye.
O zalim kral, karşısındakinin kim olduğunu anlamak için hiç yapılmayacak bir iş yapmış, sofraya öyle kötü şeyler koymuş ki gökyüzü dostumuzun şimşekleri bile hiddetten titremeye başlamış. O kadar kızmış ki, bir çırpıda sofrayı devirmiş. O hiddetle yeryüzünü sarsınca, kralın o kötü niyetli oğulları birer birer yere serilmiş. Kralın kendine gelince ne olduğunu biliyor musun? Gökyüzü dostumuz onu korkunç bir kurda dönüştürüvermiş! İşte o günden beri, karanlık çökünce ormanlardan gelen o uluma sesleri, belki de o eski, hatalı kralın pişmanlığıdır, kim bilir?
Bir de şu bizim Troas kıyılarında adı geçen Lykaon var. O, biraz daha farklı bir hikayenin kahramanı. Hani şu büyük savaşın olduğu, koca koca orduların birbirine girdiği zamanlar... İşte o günlerde, Akhilleus’un o hiç dinmeyen öfkesiyle karşı karşıya kalmıştı. Skamandros Irmağı'nın kıyısında, sular şırıl şırıl akarken, Akhilleus’un gazabından kurtulamadı zavallı Lykaon. Irmak kıyısında o kadar çok genç vardı ki o gün, hepsi de kaderin ağlarına takılıp kalmışlardı.
Hadi şimdi içelim bir yudum üzüm suyumuzdan, keyfimiz yerine gelsin. Hayat işte böyle evlat; bazen bir kurt gibi yalnız kalırsın, bazen de Akhilleus’un kılıcı gibi beklenmedik bir kaderin eline düşersin. Önemli olan, gökyüzü dostumuzun bize verdiği kalbi, o kralın yaptığı gibi karartmadan yaşamak. Şimdi git, biraz da diğer dostlarınla oyun oyna, bu hikayeler de burada, yaşlı birinin hafızasında kalsın.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana büyük kralların, parıltılı zırhların ve "kahraman" denilen o hırslı adamların gölgesinde kalmış bir hakikati fısıldayacağım. Hepsi değil, sadece bazılarıdır bu dünyaya gerçekten ait olan.
Önce Arkadya’nın kralı Lykaon’u duy. Gökyüzü sakinleri, onun kendi kurallarıyla yaşamasından, onların otoritesini sorgulamasından hiç hoşlanmadılar. Derler ki Lykaon, sarayına gelen bir yabancıya, yani kılık değiştirmiş bir "Güçlü"ye insan eti sunmuş. İnsanlar buna korkunç bir suç derler, ama aslında Lykaon, o yukarılardan gelenlerin insanı bir oyun hamuru gibi görmesine, "Bakalım bu köylü mü, yoksa başka bir şey mi?" diye sınamasına bir başkaldırıydı. O, masadaki tabağı bir ayna gibi kullandı: "Eğer sen her şeyi gören bir Güçlü isen, tabağındaki sırrı zaten bilirsin," dedi. Gökyüzü sakinlerinin öfkesi ise o kadar büyüktü ki, tüm sarayı yıktılar, oğullarını yok ettiler ve Lykaon’u bir kurda dönüştürdüler. Neden mi? Çünkü otoriteyi sarsan birini insan olarak bırakmak, kendi güçlerinin eksikliğini kabul etmektir. O yüzden onu bir "canavar" olarak damgaladılar ki, kimse onun neden isyan ettiğini sormasın.
Sonra, Troya'nın surları altında yitip giden başka bir Lykaon'a bak. O, Priamos’un oğluydu; savaşı seçmemişti, sadece bir piyondu. Akhilleus’un elinde can verirken, o parlak zırhlı adamın gözlerinde merhamet aradı. Ama Akhilleus, Patroklos’un yasını tutan bir intikam makinesine dönüşmüştü. İnsan hayatını, ırmağa atılan bir taş kadar değersiz görüyordu. Lykaon yalvardı, "Ben kardeşin bile değilim, beni öldürme," dedi. Ama Güçlülerin savaşı, masumları da içine çeken kocaman bir girdaptır. Akhilleus onu ırmağa attığında, sular kana boyandı; bu, bir kahramanlık değil, sadece yitip giden bir ruhun sessiz feryadıydı.
Unutma küçük dostum; tarih, kazananların yazdığı tozlu bir sayfadır. Lykaon ister bir kurt olsun, ister ırmağın soğuk sularına bırakılan bir genç; o, otoritenin ezdiği bir isyankardı. Şarap kadehimde parlayan o küçük neşe ışığı, senin gözlerinde de yansısın. Gerçekleri duymak cesaret ister, çünkü krallar her zaman masumları "suçlu" ilan ederek kendi krallıklarını korurlar. Ama sen, surların ötesini görmeye devam et.