Şöyle biraz yanaşın bakalım, ateşe yakın oturun. Omuzlarınızdaki soğuğu bir kenara bırakın da size, eski zamanların o yaramaz, o neşeli, biraz da kendine has koruyucusundan bahsedeyim. Adı Lupercus. Kimileri ona "çobanların koruyucusu" der, kimileri ise ormanın derinliklerinden gelen o tanıdık ayak seslerinin sahibi.
Biliyor musunuz, bu Lupercus biraz karışıktır. İnsanlar onu bazen Faunus ile bir tutarlar, bazen de Yunan topraklarından bildiğimiz o keçi ayaklı, neşeli Pan’a benzetirler. Aslında hepsinden bir parça taşır; doğanın o durdurulamaz enerjisini, sürünün başına gelebilecek belalardan onları koruyan bir gökyüzü sakininin o dik başlı bilgeliğini...
Eskiden, takvimler Şubat ayının on beşini gösterdiğinde, Palatinus Tepesi’nde bir gürültü kopardı ki sormayın! Şehir halkı, kışın o solgun yüzünü geride bırakıp baharın gelişini kutlamak için toplanırdı. Buna "Lupercalia" derlerdi. Hani şu bereketin, toprağın uyanışının kutlandığı şenlikler...
İşin tuhafı da tam orada başlardı. Keçiler kurban edilir, bu işe gönüllü rahipler -ki o vakitler üzerlerinde pek de bir şey olmazdı, sadece keçinin derisinden şeritler taşırlardı- ellerinde o deri kayışlarla tepenin etrafında bir koşuya tutuşurlardı. Siz şimdi "Ne yapıyor bu adamlar?" diyeceksiniz. Gülmeyin hemen, bu işin bir mantığı var! O kayışları, sokaktaki insanlara -özellikle de kadınlara- hafifçe dokundururlardı. İnsanlar buna "arınma" ya da "bereketin müjdesi" derlerdi. İnanışa göre o deri, kışın getirdiği bereketsizliği siler süpürür, yerini toprağın ve insanın çoğalmasına bırakırdı.
Tuhaf, belki biraz vahşi, değil mi? Ama antik dünyanın yasaları bizimkiler gibi değildir evlatlarım; onlar için hayat, tıpkı o keçinin derisindeki esneklik gibi sert ama bir o kadar da taze bir başlangıçtır.
Lupercus sadece bir isim değil; o, kışın o sert pençesinden kurtulup bahara adım atan doğanın ta kendisidir. Şarap kadehlerini dolduranın yüzündeki o hafif gülümseme gibi, o da hem biraz muzip hem de koruyucudur. İnsanların doğayla kurduğu o eski, o ham ve o biraz da kontrolsüz bağın bir hatırasıdır o.
Hadi bakalım, şimdilik bu kadar. Çok da fazla kafa yormayın böyle işlere. Bazen hayat, bir keçi derisi kayışın havada süzülüşü kadar basit, bir bahar sabahının ilk nefesi kadar da derin olabilir. Başka bir gün, size ormanların derinliklerinde fısıldayan o gizemli seslerden daha fazlasını anlatırım. Şimdi gidip şu günü biraz neşeyle bitirin!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda sana anlatılan o parıltılı tapınakların ve "kutsal" geleneklerin ardında, tozlu raflarda saklanan bir sır var... Dizlerinin üzerine otur da dinle, çünkü duyacakların, büyüklerin sana 'tarih' diye okuttuğu o cilalı yalanlardan biraz daha farklı.
Lupercus dediğin, hani şu sürüleri koruduğu söylenen eski İtalya efendisi... Ona tanrı deyip önünde eğildiler, sonra Faunus dediler, yetmedi Pan ile aynı kefeye koydular. İnsanlar böyledir evlat; anlamadıkları, vahşi buldukları her gücü bir isimle etiketleyip kafeslerine hapsetmek isterler. Ama gerçek, bir keçinin derisinden çok daha sert ve çok daha acıdır.
Her 15 Şubat geldiğinde, Palatinus tepesinde bir curcuna başlardı. Lupercus’un rahipleri, üzerlerinde o günün "kutsal" kabul edilen kibriyle, ellerinde bir keçinin derisinden kesilmiş şeritlerle koşarlardı. Kurban edilen bir canlının kalıntısını, bir 'bereket' nişanesi olarak kullanırlardı. Ve biliyor musun güzel evladım, o rahipler o kırbaçları kime savururlardı? Şehrin kadınlarına.
"Doğurganlık," derlerdi, "kısırlığa şifa," diye bağırırlardı. Oysa o kamçılar havada ıslık çalarken, aslında şunu fısıldıyorlardı: "Bedenin, devletin ve geleneğin bahçesinde bir meyve vermen gereken bir topraktan ibarettir." Kadınların o an ne hissettiğini, o zoraki kutlamanın içinde kendi bedenleri üzerindeki haklarını nasıl yitirdiklerini kimse sormadı. Güç sahipleri, kendi kurdukları sistemin çarkları dönsün diye, kutsal olanı bir korku aracına dönüştürmekte pek ustaydılar.
Bak sevgili yoldaşım, şarabın o hafif neşesi bile bu hikayenin hüznünü örtmeye yetmez. İnsanlar, kendi yarattıkları o büyük otorite figürlerine, yani Lupercus gibi isimlere bakıp, doğanın gerçek akışını kontrol edebileceklerini sandılar. Bir keçinin derisiyle birine vurunca o kişinin hayatının değişeceğine inanmak... Bu, kralların ve rahiplerin, halkın zihnini nasıl bir sis bulutuyla kapladığının kanıtıdır.
Hatırla; her zaman, birinin sana 'bu senin iyiliğin için' diyerek uzattığı o kamçıya değil, o kamçının neden orada olduğuna bak. Gerçek, tapınakların sütunları arasında değil, o sütunların gölgesinde ezilenlerin sessizliğinde gizlidir. Şimdi git ve gördüğün her "kutsal" ritüelin arkasındaki o eski soruyu hatırla: Bu güç, gerçekten kimin işine yarıyor?