Gelin bakalım minik gezginler, şöyle ateşin yakınına ilişin. Sakallarımın arasındaki şu üzüm tanesine takılmayın, o benim öğle yemeğimden hatıra. Bugün size, hani şu meşhur Odysseus’un başına gelen en tuhaf işlerden birini, Lotosyiyenler diyarını anlatayım.
Odysseus ve tayfası, o meşhur Troya cenginden sonra evlerinin yolunu tutmuşlardı ama gökyüzü sakinleri, özellikle de denizlerin gürültücü tanrısı Poseidon, onlara pek yüz vermedi. Dokuz gün boyunca rüzgar, zavallı gemicileri bir o yana bir bu yana savurdu; deniz öfkeli bir boğa gibi kükredi durdu. Onuncu gün şafak sökerken, sonunda sakin bir kıyıya, şimdilerde Cerba dedikleri o güneşli adaya ayak bastılar.
Kıyıda şöyle güzelce bir karınlarını doyurdular, birer tas su içip dinlendiler. Odysseus, “Bakın bakalım, burada kimler yaşıyor, ekmek yiyen bir kavim mi bunlar?” diye yanına iki sağlam adamını ve bir de haberciyi katıp gönderdi. Gittiler gitmesine ama karşılaştıkları insanlar ne bir kılıç çektiler ne de bir kötü söz söylediler. Aksine, sanki dünya üzerindeki tüm dertleri unutturacak bir nezaketle yaklaştılar.
Size şu Lotos denen meyveden bahsedeyim; tadı baldan daha tatlı, kokusu ise bir çiçeğin en güzel anı gibidir. Bizimkiler o yemişten bir ısırık aldıkları an olanlar oldu. Sanki hafızalarından sılayı, annelerinin yüzünü, çocuklarını ve hatta evlerini silen sihirli bir sis çöktü üzerlerine. Bir daha geri dönmek mi? Asla! Sadece o tatlı yemişi yemek ve adanın ılık rüzgarında hiçbir şey düşünmeden uyumak istediler. Sanki zaman orada durmuş, dertler küle dönüşmüştü.
Odysseus bekledi, bekledi... Kimse dönmeyince anladı ki bir işler dönüyor. Hemen kıyıya koştu. Bir de ne görsün? Arkadaşları orada, sanki rüyalar aleminde bir çocuk gibi yayılmış, gözleri boşlukta, sadece lotosun tadına dalmışlar. Odysseus kurnaz adamdır, bilir ki huzur bazen en büyük tuzaktır. “Sıla özlemini unutan, kendini de unutur,” dedi içinden. Hiç acımadı, yakaladığı gibi sürükledi onları gemiye. Kimi bağırıyor, kimi o tatlı yemişin hayaliyle ağlıyordu.
Hemen kürekçilere bağırdı: “Çabuk, vurun küreklere! Arkamıza bile bakmadan uzaklaşın buradan!”
Kırçıl deniz, gemilerin altında köpürürken bizimkiler, o büyülü adayı geride bıraktılar. Şimdi diyeceksiniz ki, “Silenos, neden o güzel yemişi yemediler ki?” Ah çocuklarım, bazen hayatın tüm yükü ve sorumlulukları ağır gelir, evet. Ama bir insan, eve dönüş yolunu ve sevdiklerini unutturacak bir tadın peşine düşerse, orada gerçek bir yaşam kalır mı?
Haydi bakalım, şimdi şu ateşi biraz daha harlayın da, size başka bir gün bu denizin nasıl da yaramazlıklarla dolu olduğunu anlatayım. Ama önce, şu yemişlerden sakın ola toplamayın, uyarayım!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; kralların "kahramanlık" dediği şey, bazen başkalarının huzurunu kendi hırslarına kurban etmekten başka bir şey değildir. Bugün sana Odysseus’un, o meşhur gezginin, kendi yoldaşlarına nasıl bir "özgürlük" (!) bahşettiğini anlatacağım. Kadehimdeki birkaç damla şarabın neşesiyle değil, hakikatin o buruk tadıyla dinle beni minik yolcu.
Bir zamanlar, rüzgarların savurduğu Odysseus ve tayfaları, Lotophagoi halkının kıyılarına vardılar. Bilir misin, o insanlar ne savaşın hırsını bilirler ne de iktidarın ağırlığını taşırlar. Onlar, sadece bal gibi tatlı bir lotos çiçeğiyle mutlu olan, kavgasız bir yaşam süren mütevazı ruhlardı. Odysseus’un adamları oraya vardığında, bu yerliler onlara kötülük etmek şöyle dursun, ellerindeki o çiçekten ikram ettiler. Belki de ilk defa, bir insan evladı, başka birinden "daha fazlasını" beklemeden, sadece huzurla bir şeyler paylaştı.
Peki, o lotosu tadanlar ne hissetti? Odysseus'un dediği gibi "akılları çelindi" mi, yoksa aslında üzerlerinden o bitmek bilmeyen, yıkıcı seferlerin ve kralların emrettiği ölümlerin ağırlığı mı kalktı? Belki de ilk defa, eve dönmenin zorunlu bir "görev" değil, bir hapis olduğunu fark ettiler. Lotos, onlara savaşların anlamsızlığını hatırlatmıştı.
Ama dinle beni güzel çocuk; iktidar sahipleri, kendi "yolculuklarının" sekteye uğramasına asla izin vermezler. Odysseus, yoldaşlarının o huzuru bulmasına tahammül edemedi. Onların kendi seçimlerini yapma hakkını, "sıla özlemini unuttular" kılıfıyla gasp etti. Gözyaşlarına, o çiçekten buldukları huzura hiç bakmadı. Onları zorla gemiye sürükledi, zincirlere vurdu ve küreklerin başına mahkum etti.
Söyle bana değerli dostum, asıl "kötü" olan, yoldaşlarına barışçıl bir çiçeği sunanlar mıydı, yoksa onları kendi hırslı yolculuğuna zincirleyen Odysseus mu? İnsanlar bazen huzuru buldukları yeri terk etmek istemezler. İşte o zaman, güçlü olanlar "düzen" adına, sevgiyle bulunmuş o sessizliği şiddetle parçalarlar.
Gemiler denizi köpürttü, ama o adamların içindeki huzur, kıyıda, o tatlı lotos ağaçlarının gölgesinde kaldı. Bunu unutma: Bazen en büyük kahramanlık, bir kralın gemisine değil, kendi huzuruna sadık kalmaktır.