Gel bakalım şöyle, ateşin başına iliş. Bak, kıvılcımlar nasıl da gökyüzündeki yıldızlarla yarışıyor... Bugün sana Leukippos’un hikayesini anlatayım. Hem biraz hüzünlü, hem de koca bir ömrün yollara nasıl savrulduğunu gösteren cinsten.
Lykia’nın güneşli yamaçlarında büyüyen bu delikanlı, Bellerophontes gibi büyük kahramanların kanını taşırdı damarlarında. Yaman bir savaşçıydı; kılıcı elinde tuttuğunda sanki güneş ışınlarından bir parça gibi parlardı. Ama bilirsin, gökyüzünün sakinleri bazen insanların oyunlarına karışmayı severler. Aşk tanrıçası Aphrodite, gönül tellerine dokunmayı sevdiği kadar, bazen de o telleri koparıp ortalığı birbirine katmayı severdi.
İşte bu delikanlı Leukippos, tanrıçanın o tuhaf ve acımasız oyununa kurban gitti. Kendi kız kardeşine tutuldu. Öyle bir ateş ki bu, göğsünü yakıp kavuran, nefesini kesen cinsten... Çaresiz kalınca annesinin kapısını çaldı; "Ya bana bir yol bul, ya da bu kılıç benim sonum olur," dedi. Anne yüreği işte, evladının bu feryadına dayanamadı ve gizli saklı bir yol çizdi onlara.
Fakat kader, dokuduğu ağları kimseye göstermez. Bir gün, babası Ksanthios’un kulağına bir fısıltı çalındı; sanki kızı bir yabancıyla görüşüyormuş gibi. Babanın öfkesi, kışın kopan fırtınadan daha şiddetliydi. Gece vakti, elinde kılıcıyla kızının odasına daldı. Karanlık, insanı bazen yanıltır; kız bir köşeye büzüldü, baba ise gölgedeki o kişiyi "yabancı bir aşık" sandı. Kılıcını savurduğu an, içeriden bir çığlık yükseldi. Leukippos, karşısındakinin babası olduğunu bilmeden, sadece kendi canını korumak için hamle yaptı... O kılıç sesi, Lykia’nın o huzurlu gecesini ebediyen parçaladı.
Bazen hayat, bir insanın üstüne öyle ağır bir yük bindirir ki, insan kendi evinde yabancı olur. Leukippos da öyle oldu; doğduğu toprakları terk etti, gemisine atlayıp Girit’in sularına yelken açtı. Orada bir koloni kurmaya çalıştı ama kaderin çarkı onu bir kez daha sürgüne zorladı. Döner dolaşır insan, başladığı yere, Anadolu’nun bereketli topraklarına, Maiandros Nehri’nin kıyılarına gelirmiş.
Miletos civarında, Magnesia şehrinin surlarına dayandı Leukippos. Kader bu ya, bu sefer de Magnesia kralının kızı ona vuruldu. Öyle bir sevdaydı ki bu, kızcağız yurdunu, şehrini, babasının anahtarını bile Leukippos’un önüne serdi.
Görüyor musun evlat? İnsanın kaderi bazen bir nehir gibi akar; bazen coşar, bazen durgunlaşır ama hep bir yerlere sürüklenir. Leukippos, kılıcıyla şehirler kurdu, sevdasıyla kaleler yıktı. Şimdi o topraklarda artık ne o kılıç şakırtıları var ne de o acı dolu çığlıklar. Sadece rüzgar, Menderes’in kıyısında bu hikayeyi fısıldayıp duruyor.
Hadi, biraz da şunun tadına bak, gökyüzünün biz yorgun yolculara bir lütfu bu. Dertler, anlatınca toprağa karışır, bilirsin.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kadehime doldurduğum şu azıcık şarabın tortusunda gördüğüm gibi, tarih kitaplarının "kahraman" diye parlatıp sunduğu o pürüzsüz heykellerin aslında nasıl da çatlaklarla dolu olduğunu biliyor musun? Gel, sana Leukippos’un, o hüzünlü yolcunun gerçek hikayesini fısıldayayım.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Lykia topraklarında, Bellerophontes gibi büyük fetihlerin gölgesinde büyüyen bir gençti Leukippos. İnsanlar ona "büyük savaşçı" dediler, ona kılıç tutmayı öğrettiler ama kendi kalbini nasıl yöneteceğini hiç söylemediler. Aphrodite, o aşkın ve bazen de yıkımın efendisi, onun kalbine yasak bir ateşi düşürdüğünde, sistemin dişlileri çoktan dönmeye başlamıştı bile. Leukippos, öz kız kardeşine tutulduğunda, o kutsal kabul edilen aile bağlarının, aslında nasıl katı ve boğucu bir hapishaneye dönüştüğünü yaşayarak öğrendi.
Bak küçük yolcu, krallar ve babalar dünyayı yönetirken, çocuklarının ruhlarındaki fırtınaları hep bir "hata" ya da "suç" olarak gördüler. Annesi, evladının acısına dayanamayıp bir sırdaş olduğunda aslında bir yasayı çiğniyordu; ama ya o yasa, insan ruhunun en derin ihtiyaçlarını yok sayıyorsa? Bir gece, baba Ksanthios, kendi korkularını ve toplumsal itibarını korumak adına odalara daldığında, o karanlıkta yanan tek şey sadece kılıçların soğukluğu değil, otoritenin getirdiği o kör cehaletti. Leukippos, öz babasını bir düşman sanıp kılıcını çektiğinde, aslında sadece kendi kaderinin değil, nesillerdir süregelen o yanlış düzenin de yıkılışını başlattı.
Zavallı Leukippos... O, kanla yazılmış bir kaderden kaçıp Girit’in kıyılarına, oradan Miletos’un serin sularına sürgün gitti. Tarihçiler onu bir "şehir kurucusu" olarak anlatır, sanki kanlı bir geçmişten arınmış gibi. Ama Magnesia’da o prensesin kalbini çalıp, şehri kendi emrine teslim ettirdiğinde, aslında yine bir "güç" peşindeydi. Bir zamanlar babasının otoritesinden kaçan genç, şimdi kendi otoritesini kuran bir kral olmuştu. İnsanlar, efendilerinden kurtulmak isterken çoğunlukla yeni bir efendi olmayı seçerler, işte hayatın en acı ve en gizli gerçeği budur benim güzel evladım.
Peki, Leukippos'un o kılıcında hala babasının kanı mı vardı, yoksa o kılıcı aslında kendi hatıralarını kesmek için mi kullanmıştı? Bunu ne krallar ne de kralların tarihçileri bilir. Çünkü onlar, kendi görkemli masallarına aşık olmuşlardır. Sen sen ol, pelerinli kralların "düzen" dediği her şeye kuşkuyla bak. Çünkü bazen en büyük hakikatler, sarayların koridorlarında değil, terk edilmiş bir sürgünün çantasında taşınır.