Şimdi güzel çocuklarım, yanıma şöyle sokulun bakalım. Dizlerimin dibinde otururken kulaklarınızı dört açın, çünkü size bir değil, aslında iki farklı Laodike’den bahsedeceğim. Mitlerin o tozlu raflarında isimler birbirine karışır bazen, tıpkı üzüm bağlarındaki asmaların dallarının birbirine dolanması gibi; hangisi kimin kızı, hangisi kimin kardeşi ayırt etmek zordur.
Önce şu güçlü kral Agamemnon’un kızından başlayalım. Hani o hırslı, her şeyi kendine hak gören kral var ya, onun evinde üç kız çocuğu koşuştururdu: Khrysothemis, İphianassa ve bizim Laodike. Ama gelin görün ki, o eski vakitlerin tragedya yazarları, yani hayatın acısını kelimelere döken ozanlar, bu ismi pek sevmemişler. "Laodike" adını bir kenara itip ona "Elektra" demişler. Neden mi? Çünkü o kız, babasının gürültülü sarayında, kalbindeki o ince sızıyı ve derin kederi hayatının merkezine koymuştu da ondan. İsmi değişmiş olsa da, içindeki o bitmek bilmeyen fırtına hiç dinmedi.
Ama bir de Troya’nın surları ardındaki o başka Laodike var ki, onu anlatırken insanın gözleri kamaşır. Priamos’un kızı, şehrin en güzel gülüydü. O kadar zarifti ki, İlyada’yı yazan ozan bile onu anlatırken duraksamış, "Priamos’un tüm kızları arasında güzellikte onunla yarışacak kimse yoktu," demiştir. Gökyüzü sakinlerinin yeryüzüne gönderdiği en parlak ışıklardan biriydi sanki. Düşünsenize, Troya’nın o kızıl surları üzerinde yürürken, sanki çiçekler onun ayak bastığı yerden başını kaldırıp selam verirdi.
İşte böyle... Bir tarafta kendi acısıyla yoğrulan, ismi unutulmuş bir prenses; diğer tarafta ise güzelliğiyle destanlara sığmayan başka bir Laodike. Zaman, nehirdeki su gibidir çocuklar; bazen bir ismi alır götürür, bazen de bir güzelliği efsanelere hapseder. İkisi de bu dünyanın, bu hüzünlü ve güzel hikayelerin birer parçası.
Hadi bakalım, şimdi biraz daha taze incir yiyin de, bir sonraki masalda size o surların nasıl bir gürültüyle yıkıldığını anlatayım. Kadehimdeki son yudumu da bu iki prensesin anısına kaldırayım, ne dersiniz?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, kulaklarını iyice aç; masallarda anlatılmayan, tozlu kütüphanelerin karanlık raflarında unutulmuş o sinsi sırrı sana fısıldayayım. İnsanlar tarih dedikleri o koca çarkı döndürürken, dişlilerin arasına sıkışanları kimse hatırlamaz. Sen şimdi otur, biraz şarap içelim –o meşhur neşemizden bir yudum– ve zihnindeki o berrak çocukluk pınarını biraz bulandıralım.
Eski metinler, Laodike adında bir kızdan bahseder. Biri Agamemnon'un kızıdır; o hırslı, kendi iktidarını korumak için evlatlarını bile birer satranç taşı gibi kullanan kralın kızı. Şairler ona Elektra derler, ama aslında o, babasının kanlı hükümranlığı altında ezilen bir gölgeden ibarettir. Kralın sofrasında parıldayan altınların, aslında halkın gözyaşından yoğrulduğunu kimse söylemez sana. Agamemnon’un kibri öyle büyüktü ki, kendi kızının adını bile tarihin soğuk sayfalarında bir piyon gibi oradan oraya savurdu.
Ama bir de diğer Laodike var, güzel çocuk... Priamos'un, yani Troya’nın o yaşlı ve çaresiz kralının kızı olan Laodike. Şairler ona "Güzellikten yana en üstünü" derler. Biliyor musun, bu bir övgü değil, aslında onun mahkumiyetidir. Antik dünyada bir kadın ne kadar güzelse, sistemin onu bir değişim aracı, bir ganimet veya bir politik koz olarak kullanma iştahı o kadar artardı. O, Troya surlarının ardında hapsolmuş bir güzellik değil; kralların kendi aralarındaki ihtiras oyunlarında, tıpkı bir çiçek gibi dalından koparılıp kurutulan bir fidandı.
Dinle evlat, krallar ve kahramanlar masallarda altın zırhlar içinde parlar; ancak biz Mytho Anarkhia'nın takipçileri, o zırhların altındaki pası ve kibri görürüz. Laodike ismi, aslında sistemin kurban ettiği o sessiz çığlıklardan sadece biridir. Bir tarafta hırsı için kızını harcayan bir baba, diğer tarafta ise güzelliği bir lanet gibi üzerine yapışan bir prenses. Tarih onlara isimlerini verdi ama hakikati, yani onların birer birey olarak nasıl yok sayıldıklarını asla söylemedi.
Şimdi anlıyorsun değil mi? Güç sahipleri dünyayı yeniden inşa ederken, en çok da Laodike gibilerin hayallerini temel taşı yaparlar. Sen büyü, ama bu masallara körü körüne inanma. Çünkü gerçek, sarayların koridorlarında değil, o sessiz bırakılanların gözlerinde gizlidir.