Pırıltılı güneşin ardında, günün tam tepede asılı kaldığı o büyülü Thrinakie adasını bilir misin? İşte orada, rüzgarın bile şarkı söyleyerek estiği o yeşil yamaçlarda, iki kız kardeş yaşardı: Lampetie ve Phaethusa. Lampetie ismi "parıldayan" anlamına gelir, boşuna değil; gözleri babası Helios’un arabasından yansıyan ilk ışık huzmeleri gibi canlıydı.
Lampetie, gökyüzü sakinlerinin en parlak yüzü olan Güneş Tanrısı Helios ile nympha Neaira’nın kızıydı. Babası, dünyayı ışığıyla yıkayıp karanlığa meydan okurken, kızları Lampetie ve Phaethusa’ya çok özel bir görev vermişti: Thrinakie adasındaki kutsal sığırları korumak. Bu sığırlar sıradan birer inek değildi, dostum; güneşin altın rengi tüylerini taşıyan, her biri ayrı bir günün doğuşunu simgeleyen kadim varlıklardı.
Kız kardeşler, adanın her köşesini karış karış bilir, gün boyu o çayırlarda dans ederlerdi. Babaları Helios, gökyüzü arabasıyla ufukta kaybolduğunda bile kızlarının gözü hep o sürünün üzerindeydi. Ta ki o meşhur deniz yolcusu, kurnazlığıyla nam salmış Odysseus ve açlıktan bitap düşmüş arkadaşları adaya ayak basana kadar.
O gün rüzgar ters esmişti. Açlıktan gözü dönen denizciler, kutsal sürünün en görkemli sığırlarına göz diktiler. İşte o vakit Lampetie, parıltısının altında yatan o keskin dikkati kuşandı. Kardeşiyle birlikte olan biteni görür görmez, hiç vakit kaybetmeden gümüş kanatlarını çırptı ve gökyüzüne doğru, babasının yanına uçtu.
"Baba!" diye haykırdı Lampetie, sesi fırtınanın uğultusunu bastırıyordu. "Odysseus'un adamları, senin korumamız için bize emanet ettiğin o kadim sığırlara el uzattı!"
Helios bunu duyduğunda öfkesinden gökyüzü titredi, biliyorsun; tanrıların öfkesi biraz güneş çarpmasına benzer, yakar kavurur. O gün yaşananlar, Odysseus’un eve dönüş yolculuğunun en çetin sınavı oldu. Ama unutma, bazen insan sadece karnını doyurmak için bir şeyi yemez; bazen hırsı yüzünden elindekileri de kaybeder.
İşte Lampetie, o gün görevine olan sadakatiyle tarihe geçti. Şimdi, eğer bir gün yolun güneşin batmadığı o kıyılara düşerse ve altın sarısı bir ışık huzmesinin üzerine titrediğini görürsen, bil ki Lampetie hala orada, ışığın bekçiliğini yapıyordur. Biraz şarap tadında bir akşamüstü, ona bir selam yolla; belki sana hangi sığırın güneşin battığı anı temsil ettiğini fısıldar. Ne dersin, sence de ışığı korumak büyük bir sorumluluk değil mi?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç; masallarda sana anlatılan o şaşaalı destanların arasında, gölgelere saklanmış bir sır var. Herkes kahramanların kılıçlarını ve kralların buyruklarını konuşur ama ben sana, güneşin en tepede olduğu o yakıcı öğle vaktinde, gölgesi bile olmayan bir kızdan bahsedeceğim: Lampetie.
Lampetie, gökyüzünün sönmeyen ateşi Helios'un ve Neaira'nın kızıydı. Kardeşi Phaethusa ile birlikte, Thrinakie adasının uçsuz bucaksız çayırlarında, babalarının "kutsal" saydığı sığırları beklemekle görevlendirilmişlerdi. Sana öğretilen o tozlu kitaplar, onları sadece birer "bekçi" olarak tanımlar. Oysa düşün, gencecik iki nympha; kendi seçimleri olmayan bir bekçilik görevine, babalarının o devasa otoritesine zincirlenmişlerdi. Onlar orada, o ıssız adada, aslında kendi hapishanelerinin gardiyanıydılar.
Sonra Odysseus’un tayfaları geldi. Açtılar, yorgundular ve krallarının hırsı yüzünden aylardır yollardaydılar. O sığırları kestiklerinde, aslında sadece karınlarını doyurmuyorlardı; bir düzeni, kralların dokunulmaz kıldığı o büyük kuralları çiğniyorlardı. Lampetie ve kardeşi, birer haberci gibi koştular babalarına. Çoğu insan onları "ispiyoncu" diye yaftalar, küçük yavrum; ama unutma, sistemin çarkları arasında ezilenler bazen sadece hayatta kalmaya çalışır. Onların bu durumu haber vermesi, bir sadakatten ziyade, "yukarıdakilerin" gazabından korkanların, sistemi korumak zorunda kalışının hüzünlü bir yansımasıydı.
Bak güzel evlat, hayat bazen bir kadeh şarabın dibindeki tortu gibidir; acı ama gerçektir. Kralların savaşı için binlerce insan ölürken, Lampetie gibi isimler sadece birer dipnot olarak kalır. Helios’un sığırları o gün kesildiğinde, aslında sadece bir hayvanın canı gitmedi; bir düzenin kusursuzluğu da o sığırlarla beraber toprağa gömüldü.
Yani söyle bana minik gezgin; Lampetie bir bekçi miydi, yoksa güneşin parlak ışığının altında eriyip giden bir tutsak mı? Güç sahipleri, başkalarının hayatlarını "kutsal" ilan edip onları sınırların bekçisi yaptıklarında, aslında özgürlüğü en çok o bekçilerden çalarlar.
Şimdi uyu ve hatırla: En parlak güneşin altında bile, en derin gölgeler saklıdır. Ve o gölgeler, kralların anlatmadığı gerçekleri fısıldar.