Ah, şöyle yaklaşın bakalım minik gezginler, ateşin etrafına dizilin. Biraz soluklanın, bacaklarınızı uzatın. Size öyle bir hikayeden bahsedeceğim ki, bir dahaki sefere denize karşı oturup ufka baktığınızda, bir limanın her zaman sadece bir liman olmadığını hatırlayacaksınız.
Odysseus, o kurnaz mı kurnaz yolcu, hani şu meşhur rüzgar tanrısı Aiolos’un adasından yeni ayrılmıştı. Yelkenlerini rüzgarla doldurmuş, altı gün boyunca dalgaları aşmıştı. Derken, Telepylos dedikleri o büyüleyici, sütliman koya vardılar. Öyle huzurlu görünüyordu ki, sanki sular uyuyordu, kayalıklar limanı bir kalkan gibi sarmıştı. Mürettebatın kalbi ferahladı, "Tamam," dediler, "burası dinlenme yerimiz."
Ama bizim Odysseus... Ah, işte onu diğerlerinden ayıran o eski sezgisi! O, gemisini o güzelim limana sokmadı. İçine bir kurt düştü sanki, gidip gemisini liman girişindeki sarp kayalara bağladı. "Siz gidin, etrafı bir kolaçan edin," dedi üç arkadaşına.
O üç adam, şehre doğru ilerlerken karşılarına devasa bir kız çıktı. Bu, o toprakların kralı Antiphates’in kızıydı. Kız, onları kendi evine, yani dev anasının yanına götürdü. Ancak bu ev, bildiğiniz sıcak bir yuva değildi; burası, gökyüzü sakinlerinin bile görünce yüzünü çevirdiği bir felaket sofrasıydı! Kral Antiphates, bu üç zavallıyı gördüğü an, onları misafir etmek yerine akşam yemeği olarak görmeye başladı. Evet, yanlış duymadınız; masalın en karanlık yeri burasıdır, bazı devler görkemli ama korkunç bir iştaha sahiptir.
O andan sonra Telepylos, artık bir liman değil, bir tuzak oldu. Devler, limana doluşan diğer on bir geminin üzerine devasa kayalar yağdırmaya başladılar. Öyle büyük taşlardı ki bunlar, gemiler birer ceviz kabuğu gibi parçalandı. İçerideki gemicileri, sanki bir şölen hazırlıyormuş gibi şişlere dizip götürdüler. O koca liman, bir anda çığlıklarla ve denizin hiddetiyle doldu.
Odysseus, dışarıdaki kayalıklarda olan biteni gördüğünde, bir saniye bile beklemedi. Kendi gemisinin halatlarını kılıcıyla bir hamlede kesti. Kürekçilerine bağırıp kürekleri suya daldırdı ve o korkunç koydan adeta bir ok gibi fırladı. Arkasına dönüp baktığında, geriye ne dostları kalmıştı ne de diğer gemiler. Sadece o, tek başına ve hüzünle, engin denizlerin ortasında kalakalmıştı.
İşte evlatlar, bazen en güzel limanlar, en büyük tehlikeleri saklar. Denizde de, karada da; dışarıdan huzurlu görünen her yerin ardında bir sır, bazen de kocaman bir dev saklıdır. Şimdi, birer parça meyve yiyin de kendinize gelin; macera biter, ama yolculuk her zaman devam eder.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; kralların denizlerdeki "kahramanlık" dediği şey, aslında sadece kendi egolarını doyurmak için feda ettikleri hayatların hüzünlü melodisidir. Elindeki şu kadehte, yaşlı bir bilgenin dudaklarında belli belirsiz bir neşeyle içtiği şarap gibi, hayatın da tadı bazen buruktur. Şimdi kulak ver, sana Laistrygones'un hikayesini anlatayım.
Odysseus, rüzgarların efendisi Aiolos’un armağanlarını ardında bırakıp kendi hırsının rüzgarıyla Telepylos’a ulaştığında, liman ona bir tuzak gibi sütliman görünüyordu. O, kendi gemisini güvenli bir kayaya bağlayıp geride bırakırken, diğerlerini o karanlık sulara, o bilinmezliğe terk etti. Neden? Çünkü bir kralın gözünde, gemisindekiler sadece birer piyon, birer sayıdan ibarettir.
O dev cüsseli Laistrygones halkı, anlatılan hikayelerde hep "canavar" diye anılır. Ama hiç düşündün mü, kendi yurtlarına giren yabancıları görünce, korkudan ve hayatta kalma içgüdüsüyle saldıran bir halkın çaresizliğini? Kral Antiphates’in öfkesi, kendi sınırlarını koruma arzusunun vahşi bir tezahürüydü. Onlar, kralların keşif diye adlandırdığı işgallerin kurbanı olan o sessiz, o dışlanmış devlerdi. Şişlere takılan o gemiciler, aslında sadece kendi komutanlarının "en önde olma" hırsının soğuk kurbanlarıydı.
Dinle güzel yavrum, o limandan kaçabilen sadece bir tek gemiydi. Odysseus kurtuldu, evet. Ama o on bir gemideki gencecik insanların hayalleri, o güzelim limanın sularına gömüldü. Tarih, sağ kalanların ağzından yazıldığı için kazananı kahraman, kaybedeni ise "canavar" ilan eder. Oysa gerçek, en çok da bu sessiz bırakılanların gözlerinde saklıdır.
Şimdi şunu düşün; senin "kahraman" dediğin biri, kendi güvenliği için başkalarını ateşe atıyorsa, o zaman kimdir asıl canavar? Bu dünyada krallar ve devler arasındaki sınır, bazen sadece kimin daha çok bağırabildiğine bağlıdır. Sen sen ol, pelerinlerin ışıltısına değil, arkada bıraktıkları gölgelerin sessiz çığlıklarına bak.