Thesauros Mitoloji Laios

Laios

Laios

Kaderden kaçmaya çalışan Thebai kralı Laios, kendi oğlu Oidipus tarafından öldürülerek kehanetin gerçekleşmesine engel olamamış talihsiz bir babadır.

Labdakos’un soyundan gelen Thebai kralı Laios, yalnızca İokaste ile birleşen bir hanedan kurucusu değil, iktidarını mutlak kılmak adına kendi kanına hükmetmeye cüret eden bir iradenin temsilcisidir. Tanrı buyruğuyla gelen haber, henüz doğmamış bir yaşamın dahi statükoyu tehdit edebileceği gerçeğini fısıldadığında, kralın yanıtı tahakkümün en kadim refleksine dönüşür: hükmedilenin hayatına son verme yetkisini kendinde görmek. Bir uşağın eline tutuşturulan ve dağa terk edilen çocuk, aslında otoritenin "gereksiz" gördüğü her türlü başkaldırıyı yok etme arzusunun bir metaforudur. Ancak hiyerarşinin sınırlarını çizmek için kurulan bu düzen, yine aynı sınırların içinde çözülür. Delphoi yolunda karşılaşan yabancı, aslında efendinin yarattığı boşluğun ta kendisidir; Laios, kendi yarattığı kaderin kurbanı olurken, aslında yöneten ile yönetilen arasındaki o kanlı düğümün çözülmesine de zemin hazırlar. Oidipus’un hem babasını katledip hem de annesi İokaste ile kurduğu bağ, egemenliğin meşruiyetini kendi üzerine yıkan, döngüsel ve kaçınılmaz bir ifşadır; zira iktidar, eninde sonunda kendi varlığını borçlu olduğu temeli çiğneyerek yok olmaya mahkumdur.
Silenos
Gelin bakalım yaramazlar, şöyle ateşin etrafına dizilin. Bakışlarınızdaki o merak pırıltısını görüyorum; insan kaderinden kaçabilir mi diye soruyorsunuz kendi kendinize, değil mi? Hadi, size Thebai’nin talihsiz kralı Laios’un hikayesini anlatayım.

Bir zamanlar Labdakos’un oğlu Laios vardı. Bu adam Thebai şehrinin tahtında otururdu, sarayında her şey görkemliydi, sofraları zengindi. İokaste adında güzel bir kraliçeyle evlendiğinde, hayatının geri kalanının huzur içinde geçeceğini sanıyordu. Ama gökyüzü sakinleri, insanların planlarıyla oynamayı pek severler.

Daha çocukları dünyaya gelmeden, Apollon’un kutsal kahinleri Laios’un kulağına o korkunç kehaneti fısıldadı: "Doğacak olan oğlun, elini babasının kanına bulayacak."

İnsan denen varlık, korktuğu şeyin tam üzerine yürümekte ne kadar ustadır, biliyor musunuz? Laios, elinde bir kadeh buruk üzüm suyu, kara kara düşünürken bu kehanetten kaçabileceğine inandı. Çocuk doğar doğmaz, kalbi titreyerek uşağına verdi onu. "Götür bunu dağlara, bırak orada," dedi. Ölümün soğuk nefesinden kaçtığını sanıyordu. Ama kaderin ağları, örümceğin ağı gibidir; ne kadar çırpınırsan o kadar sıkı dolanır boğazına.

Yıllar geçti, Laios yaşlandı. Bir gün Delphoi’ye giden tozlu yollarda, aksi bir yabancıyla yolu kesişti. İki inatçı adam, daracık bir geçitte tartışmaya başladılar. Laios, karşısındaki gencin sertliğine dayanamadı; kılıcına sarıldı ama yenildi. Yerde yatarken karşısındaki yabancının, o dağ başındaki kimsesiz bebek olduğunu nereden bilebilirdi ki? O genç, hiç tanımadığı babasını öldüren Oidipus’tu.

Kader, Laios’un kendi eliyle inşa ettiği hapishanenin duvarlarını yerle bir etmişti. Oidipus, bilmeden kendi evine, kendi annesinin yanına döndü. İşlenen günahlar, tanrıların gözünde öyle büyük bir uğultu yarattı ki, sonunda gerçekler bir sel gibi üzerlerine boşaldı.

Şimdi söyleyin bana küçükler; insan, alnına yazılmış o kader çizgisini silgiyle silebileceğini mi sanıyor? Laios kaçtı, ama vardığı yer yine kendi sonuydu. Hayat böyledir işte; bazen ne yöne koşarsanız koşun, yol sizi hep o kaçtığınız yere çıkarır.

Hadi bakalım, şimdilik bu kadar yeter. Gözlerinizi çok açmayın, uykunuz kaçar sonra; rüyalarınızda o tozlu yolları değil, güneşli bahçeleri görün.

Pusula

Üyelik

Dil ve Tema

Dil Seçimi
TR EN
Tema Seçimi