Şöyle yerleşin bakalım, dizlerimin dibine… Ayaklarınızı uzatın, dinlenin. Karia’nın o güneşten kavrulmuş ama içinde nice sırlar saklayan topraklarını bilir misiniz? Bugün size anlatacağım kahramanlar, öyle her gün rastlayacağınız türden değil; onlar Kuretalardı. Hani şu efsanelerde, bir çocuk ağlamasın diye kalkanlarını birbirine vurup ses çıkaran, gürültücü ama yürekli yoldaşlar.
Labrandos, Panamoros ve Palaksos… Üç kafadar, üç yoldaş. Bu isimler kulağa biraz ağır gelebilir, biliyorum ama hepsi de gökyüzü sakinlerinin yeryüzündeki gölgeleri gibiydiler. O vakitler dünya bugünkü kadar kalabalık değil, ağaçlar daha bilge, rüzgarlar daha konuşkandı. Bu üç arkadaş, uzun ve tozlu yolları aşıp, bugün bizlerin Karia dediği o bereketli topraklara vardılar.
Geldikleri yer, bugünlerde Selimiye tarafında, "Türbe" denen o küçük kasabanın azıcık kuzeyinde kalır. Oraya ayak bastıklarında, toprak sanki onları beklemiş gibi gülümsedi. Labrandos, elindeki asayı toprağa dikip etrafına baktığında, buranın sadece bir durak değil, bir yurt olacağını anlamıştı. Öyle bir yer ki, gökyüzü sakinleri bile oradan geçerken selam vermeden edemezdi.
İşte Labranda ismi, tam da o gün, Labrandos’un adıyla toprağa kazındı. Taşlar bile o gün bugündür bu ismi fısıldar; rüzgar eserken dikkatli dinlerseniz hala "Labrandos, Panamoros, Palaksos" diye uğuldadıklarını duyarsınız.
Şimdi diyeceksiniz ki; "Yaşlı Silenos, nedir bu üçlüyü yollara düşüren?" Belki biraz macera, belki bir tanrının fısıltısı, belki de sadece güzel bir ağaç gölgesinde oturup hayatın tadını çıkarma arzusu… İnsan bazen sadece yeni bir yere adını bırakmak, oraya kendi hikayesini mühürlemek için gider.
Hadi, gözlerinizi kapatın. Bir an için o eski Karia rüzgarının teninizi okşadığını hissedin. Belki siz de bir gün, kendi hikayenizi anlatacağınız o yere varırsınız. Ama unutmayın; asıl mesele vardığınız yer değil, yol boyunca kimlerle, nasıl yürüdüğünüzdür. Şimdi, kadehlerinizde hafif bir tatlılık varsa bir yudum alın, hikaye daha yeni başlıyor.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak minik yolcu, hele yaklaş... Kulaklarını o gürültülü dünyanın çığlıklarından biraz olsun uzaklaştır. Masallarda anlatılmayan, taşların altında gizlenen bir sır vardır; kralların altın tahtlarından değil, toprağın tozundan gelen bir hakikat. Bugün sana, unutulmuş bir gölgenin, Labrandos’un hikayesini fısıldayacağım.
Derler ki, Labrandos ve yoldaşları Panamoros ile Palaksos, Kureta denen o kadim savaşçı kalabalığın içinden çıkıp gelmişler. İnsanlar onlara "kahraman" der, sanki gökten zembille inmiş birer güç timsaliymişler gibi anlatırlar. Oysa evlat, herkesin bir efendisi, herkesin bir görevi vardı o vakitler. Kureta olmak, sadece kılıç sallamak değil, gürültüyle gerçeği örtbas etme sanatının bir parçası olmaktı. Onlar, güçlü olanın hükmünü yeryüzüne kazımak için dolaşan, sistemin demir yumruklarıydı.
Geldikleri o Karia toprakları, bugün Selimiye dediğiniz yerin hemen kuzeyinde, Türbe diye bildiğiniz o sessiz kasabada atar hala. Labranda adını verdikleri o yer, aslında bir fethin değil, bir yerleşimin ve belki de kaçışın anısıdır. Düşünsene güzel yavrum; koca koca kaleleri inşa edenler, kendi korkularını duvarların ardına saklamıyorlar mıydı? Krallar, Labrandos gibi adamları birer piyon gibi kullanır, isimlerini şehirlere vererek aslında kendi egemenliklerini ölümsüzleştirmeye çalışırlardı. Oysa gerçek, o taşların arasında yatan yorgun bir nefes gibidir.
Belki de onlar, ellerinde tutmak zorunda oldukları o ağır kalkanları bırakıp, sadece huzur arayan üç yorgun adamdı. Kim bilir? Tarih, hep kazananların masalıyla süslenmiştir; kaybedenlerin veya kendi yolunu seçenlerin hikayeleri ise rüzgarda savrulur. Bir yudum şarapla içimi ısıtırken şunu hatırla evlat: Bir yere ismini vermek, oraya sahip olmak demek değildir; sadece toprağın, senin geçip gidişini izleyen sabırlı sessizliğini kabul etmektir.
Güç, parıltılı kalkanlarda değil, bir gün çekip gidildiğinde geride kalan o dilsiz taşların hafızasındadır. Sen, sadece söylenene değil, o sessizliğin ne anlattığına da bakmaya çalış. Çünkü gerçek, çoğu zaman en yüksek sesle bağırılanın hemen arkasında, usulca oturan o kimsedir.