Dinleyin bakalım küçük dostlarım, kulaklarınızı dört açın da size Marmara’nın hırçın sularında yaşanmış, hem biraz kederli hem de ders dolu eski bir zaman hikayesi anlatayım.
Bir zamanlar, bugün Kapıdağ dediğimiz o güzelim yarımadanın batı koylarında, Kyzikos adında ihtişamlı bir şehir varmış. Bu şehrin kralı da yine kendisiyle aynı adı taşıyan, Poseidon soyundan gelen yiğit mi yiğit bir adammış. Dolionların kralı Kyzikos, tam da hayatının en mutlu dönemindeymiş; kahin Merops’un güzeller güzeli kızı Kleite ile yeni evlenmiş, balayı havasında günlerini geçiriyormuş.
Tam o sıralarda, meşhur Argonaut’lar, o meşhur altın postun peşindeki kahramanlar, gemileri Argo ile çıkagelmişler. Kral Kyzikos, misafirperverliğin kitabını yazan bir adamdı; İason ve arkadaşlarına öyle güzel ziyafetler vermiş, öyle güzel ağırlamış ki, gemiciler gitmek istememişler bile. Vedalaşırken de yanlarına bolca azık, bir parça da neşe katıp onları uğurlamış.
Lakin denizler, gökyüzü sakinlerinin oyun alanıdır; bazen sakin, bazen ise tam bir öfke küpüdür. Argo gemisi denize açıldıktan hemen sonra öyle bir fırtına kopmuş ki, gemiciler yönlerini şaşırmış. Gece karanlığında, dalgalar onları tekrar başlangıç noktalarına, yani Dolionların kıyısına sürüklemiş. Karanlıkta birbirlerini tanıyamamışlar tabii; Dolionlar "Bunlar kesin yağmacı korsanlar!" diye bağırıp kılıçlara sarılmışlar. Bir karmaşa, bir gürültü... Ah, o talihsiz gece! Kyzikos da vatanını korumak için en öne atılmış ama kaderin ağları öyle bir örülmüş ki, İason’un elinden can vermiş.
Güneş doğup da etraf aydınlandığında, bir de bakmışlar ki yer gök birbirine girmiş; dost dostu öldürmüş! İason’un ve Argonaut’ların yaşadığı pişmanlığı, kederi bir bilseniz... Üç gün üç gece yas tutmuşlar, o yiğit kralı krallara layık törenlerle toprağa vermişler. Ama asıl yürek burkan tarafı, genç kraliçe Kleite’nin haberi alınca çektiği acıymış. Kederine dayanamayıp kendi hayatına son verince, nympha’lar bile oturup günlerce ağlamış. Öyle çok ağlamışlar ki, topraktan tertemiz bir su kaynağı fışkırmış ve ona da "Kleite" adını vermişler.
Şimdi söyleyin bakalım, bu hikayeden ne öğrendik? Gemi fırtınaya yakalandığında gemiciler, koca Dindymos Dağı’nın zirvesine ana tanrıça Kybele’nin heykelini dikip ona yalvarmışlardı. Ancak o zaman fırtına dinmişti. Çünkü bilgece yaşamak, bazen hırsın pençesinden kurtulup, gökyüzü sakinlerine ve doğaya saygıyla bakmayı bilmektir.
İşte öyle çocuklar; bazen bir dostun hatası, bazen denizin öfkesi, bazen de bir anlık karanlık, en güzel masalları hüzne boyayabilir. Şimdi gidin biraz oyun oynayın, kafanızdaki bu eski ama derin hikayeyi sindirin. Unutmayın, toprak üstünde ne yaşanırsa yaşansın, gökyüzünün adaleti her zaman yerini bulur.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç... Tarih kitapları kralların zaferlerini yazar ama toprağın altına gömülen gerçekleri hep fısıltıdan ibaret bırakır. Bugün sana Marmara'nın serin sularında, Kapıdağ'ın gölgesinde yitip gitmiş bir kralın, Kyzikos'un hikayesini anlatacağım. Ama önce şu kadim neşemden, yani şarabımdan bir yudum alayım da zihnimdeki perdeler aralansın.
Kyzikos, Poseidon’un soyundan gelen, Dolionların kralıydı. O, masallardaki gibi kılıcını savurarak dünyayı fethetmeye çalışan bir zorba değil, huzuru arayan bir hükümdardı. Iason ve onun "kahraman" diye adlandırılan Argonautları şehre geldiğinde, onlara sadece bir yabancı gibi değil, bir kardeş gibi sofrasını açtı. Kleite ile olan düğün telaşı içindeyken, bu misafirperverliğin bedelini nasıl ödeyeceğini hiç düşünmedi.
İşte evrenin o acımasız oyunlarından biri... O meşhur Argonautlar, denizlerin hırçınlığına yenilip yanlışlıkla yine aynı kıyıya, kendi elleriyle beslendikleri o sahile geri döndüler. Gecenin karanlığıydı; korku ve güvensizlik, insanların kalbini zehirli bir sarmaşık gibi sarar. Gemiciler, misafir ettikleri kralı düşman sandılar. Kral Kyzikos, kendi evini, kendi halkını korumak için eline silahını aldığında, karşısında sadece Iason’un hırsını buldu. Bir anlık karanlık, bir anlık karmaşa... ve Iason’un elinden dökülen o kan. O kanın rengi, kralların ya da kahramanların kıyafetlerinde aynı görünür evlat.
Sabah güneş doğduğunda, kahramanlar kendi elleriyle yarattıkları o trajediyle yüzleştiler. Üç gün boyunca yas tuttular. Ah, şu insanlar! Öldürdüklerinin üzerine gözyaşı dökmek, öldürmeden önce durup düşünmekten daha mı kolaydır? Kleite ise... Kleite, bu güç oyunlarının en sessiz kurbanıydı. Sevdiği adamı bir hiç uğruna kaybeden o kadın, sistemin çarkları arasında ezilip gitti. Nympha’ların hüznünden doğan o kaynak, aslında bir kadının isyanıdır; yeryüzünde hiç dinmeyen bir ağıttır.
Biliyor musun küçük bilge, o devasa Kybele heykeli, hırçın denizleri dindirmek için değil; belki de o gün dökülen kanın utancını örtmek, toprağı sessizliğe hapsetmek için oraya dikildi. Krallar, kahramanlar ve onların büyük seferleri hep unutulur gider ama bir ağacın yaprağına sinen o kederli su, Kleite’nin sesi olarak sonsuza dek akar.
Gördüğün her "büyük" adamın ardında, birilerinin sessizce yitip gittiğini sakın unutma. Şimdi git ve rüzgara kulak ver; eğer dikkatli dinlersen, o kaynağın hala nasıl ağladığını duyabilirsin.