Bak evlat, şöyle otur yanı başıma, dizlerini karnına çek de dinle. Şu elimdeki asayı görüyor musun? O kadar çok şey gördü ki... Bugün sana, o güneşin hiç eksik olmadığı Phaselis topraklarının, yani bugünkü Tekirova’nın en eski sakinlerinden birini anlatayım. Adı Kylabras’tı.
Kylabras, öyle saraylarda oturan, altın tahtlarda bacak bacak üstüne atan bir kral değildi. O, kendi halinde, rüzgarın ve toprağın dilinden anlayan bir Lykalı çobandı. Phaselis’in o güzelim, uçsuz bucaksız tarlaları aslında onunmuş. Toprağı eker, biçer; gökyüzü sakinlerinin rüzgarıyla serinler, gün batımında da sürüsünü otlatırmış.
Derken bir gün, Lakios adında başka bir adam çıkagelmiş. Yanında tayfası ve gözlerinde "Buraya büyük bir şehir kurmalıyım" hırsıyla... Lakios, o kıyıları görmüş ve vurulmuş. "Burası," demiş, "burası tam yerleşim yeri olacak!" Ama karşısında Kylabras duruyor tabii.
İşte burada başlıyor işin gülünç kısmı. Kylabras, paraya pula pek kıymet vermezmiş. Lakios ona tarlaları için altın teklif etmiş, kabul etmemiş. At vermiş, yine "I-ıh" demiş. En sonunda Lakios, heybesinden o meşhur tuzlu balıkları çıkarmış! Kylabras o an ne düşündü bilinmez, belki o akşamki ziyafetini hayal etti, belki de balığın tuzunda denizin kokusunu buldu; ama kabul etmiş. Koca tarlaları bir sepet tuzlu balığa değişivermiş. İnsan bazen en büyük hazineleri, bir öğünlük lezzete satabiliyor, değil mi?
Lakios şehri kurmuş, Phaselis büyümüş, kuleler yükselmiş, limanlar dolmuş taşmış. Ama şehir halkı bir şeyi hiç unutmamış: O tarlaların asıl sahibini. Kylabras’ı öyle bir sevmişler, öyle bir saymışlar ki, ona koca bir tapınak dikmişler.
İşin en şakacı tarafı ne biliyor musun? O tapınağa sunu olarak ne götürüyorlarmış dersin? Elbette o meşhur tuzlu balıkları! Düşünsene, gökyüzü sakinlerinin bile bazen gıptayla baktığı o tapınakta, çoban Kylabras’ın ruhuna armağan olarak mis gibi kokan tuzlu balıklar sunulurmuş.
Şimdi o tarlalar, o limanlar çok değişti evlat. Ama toprak, kendisine iyi bakanı asla unutmaz. Kylabras, o meşhur takasıyla hem karnını doyurdu hem de adını tarihin tozlu sayfalarından kurtarıp efsanelere yazdırdı. Hayat bazen böyledir işte; bazen bir altın tepside sunulana değil, bir sepetteki tuzlu balığa bakmak gerekir.
Hadi, şimdi git de şu akşam güneşinin tadını çıkar. Belki o balıklardan bir tane de sen yakalarsın, kim bilir?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç ve rüzgarın getirdiği o eski tozlu fısıltıyı dinle... Büyüklerin sana kahraman diye anlattığı o parıltılı isimlerin ardında, hiçbir tarih kitabının yazmaya cesaret edemediği karanlık bir oyun döner. Bugün sana, Phaselis'in görkemli surlarının altında ezilen, unutulmuş bir çobanın, Kylabras’ın hikayesini anlatacağım.
"Toprak, üzerinde yürüyenin değil; onu en çok kanla sulayanındır," der krallar. Oysa Kylabras, Lykya’nın bereketli topraklarında kendi halinde, gökyüzünün ve toprağın sadık bir hizmetkarı olarak yaşardı. Sonra Lakios adında, ardına büyük bir güç takmış, medeniyet getirme iddiasıyla gelen bir adam belirdi. Lakios, o günlerde 'uygarlık' denen o ağır yükü sırtlanmış, kendi krallığını kurmak için bir yer arıyordu.
Şimdi iyi dinle güzel yavrum; gücü elinde tutanlar, sahip oldukları şeyi senin elinden almak istediklerinde 'anlaşma' yaparlar. Ama bu anlaşmalar, aslında birer masumiyet gasbıdır. Lakios, Kylabras’ın kuşaklar boyu işlediği o kadim toprakları, bir avuç tuzlu balık karşılığında elinden aldı. Belki o an Kylabras, balığın kokusunda denizlerin özgürlüğünü duydu ama gerçeği biliyordu: Toprağı elinden giden birinin, artık rüzgarda sesi de duyulmazdı.
Peki, sonra ne mi oldu, gözleri ışıl ışıl evlat? İnsanlar, vicdanlarını rahatlatmak için tuhaf oyunlar icat ederler. Kylabras öldükten sonra, onu topraklarından edenler, vicdan azaplarını dindirmek için ona bir tapınak inşa ettiler. Tanrılaştırdılar onu, üzerine de kendi vicdanlarının kokusu olan o tuzlu balıkları sundular. Yani, hayattayken elinden alınan o tarlanın bedeli, sonsuza dek bir 'kurban' töreniyle maskelendi.
Sistemin çarkları böyledir, güzel ruhlu dostum. Birini yok ederler, sonra o kişinin anısını, kendi çıkarlarına hizmet eden bir kutsallığa dönüştürürler. Phaselis halkı bugün o tapınağın önünden geçerken, bir çobanın kaybedilmiş hayatını değil, sadece kendilerine anlatılan o sahte düzeni hatırlar. Ben ise, bir kadeh dolusu bilge neşeyle gülümsüyorum; çünkü gerçek, o tuzlu balığın kokusundan daha keskin ve çok daha kalıcıdır.
Unutma, bazen bir tapınak, bir hatırayı onurlandırmak için değil, vicdanı susturmak için dikilir. Sen, gördüğün her heykelin ardında saklanan, adı unutulmuş o gerçek insanı aramaktan asla vazgeçme.