Gelin bakalım küçük dostlarım, şöyle bir kenara ilişin. Şu şarap tulumumu bir kenara koyayım da size, rüzgarın ta uzaklardan, bereketli Anadolu topraklarından getirdiği o kadim hikayeyi anlatayım. Hani şu her şeyi doğuran, her şeye hayat veren Büyük Ana'yı, yani Kybele'yi bilir misiniz?
Siz bakmayın öyle tek bir ismi olduğuna; o kadar çok ismi, o kadar çok yüzü var ki! Kimi zaman Hititlerin Hepat’ı, kimi zaman Efes’in Artemis’i, kimi zaman da Romalıların o çok sevdiği Magna Mater’i oluvermiş. Aslında hepsi aynı bilge kadının farklı kıyafetleri gibi. Anadolu, onun evi; o ise bu toprakların bitmeyen nefesi.
Bundan çok, ama çok uzun zaman önce, daha şehirler kurulmadan, insanlar Çatalhöyük’te toprağı tanımaya çalışırken, bu Ana Tanrıça figürü çıkmış ortaya. Bir tahtta oturur, yanında iki aslan... Neden aslan biliyor musunuz? Çünkü o, *potnia theron*’dur; yani hayvanların, doğanın, yani tüm vahşi ve evcil güzelliklerin kraliçesi! O kadar eskidir ki, bizim bugün dokuduğumuz kilimlerin motiflerinde bile onun izlerini bulabilirsiniz.
Şimdi size o tuhaf ama hüzünlü efsanesini anlatayım, dikkat kesilin: Kybele, Attis adında genç birine tutulur. Ama bu aşk öyle masallardaki gibi "gökten üç elma düştü" diye bitmez. Attis biraz şaşkındır, biraz da hırçın. Gün gelir, bu genç adam kendini tanrıçaya adamak için büyük bir fedakarlık yapar. Kendi canından bir parçayı toprağa sunar. İşte o akan kanın değdiği yerden çiçekler fışkırır, ağaçlar boy verir. Attis bir çam ağacına dönüşür. O günden beri, bahar geldiğinde Kybele’ye şenlikler düzenlenir; menekşeler saçılır, ziller çalınır, coşkuyla dans edilir. Çünkü toprak, onun fedakarlığıyla uyanır, kışın uykusundan silkinir.
Pessinus diye bir yer vardı hani; orası tanrıçanın kalbiydi. Gökyüzü sakinleri ona öyle bir kıymet verirdi ki, onun gökten düşmüş kara bir taş olduğuna inanırlardı. İnsanlar oralara gider, tanrıçanın heykelinin yanındaki aslanlara dokunurlardı; o bereketten bir damla da kendi hayatlarına sızsın diye.
Hatta bir vakit, Roma zor günler geçirirken hani şu koca imparatorluk yardımına ilk koşan da o olmuş. Gemilerle o kara taşı, yani tanrıçayı Tiber Nehri'ne getirmişler. Bir genç kız, Claudia, "Eğer ben temizsem, bu gemi yürüsün" demiş ve tanrıçanın gemisini tek başına çekmiş. İşte o gün, Batı ile Doğu arasında kadim bir köprü kurulmuş. Romalılar, bu bereketin peşinden koşarken, Anadolu’nun ruhunu da yanlarına almışlar.
Bugün Manisa'da şenliklerde halka macun atılıyorsa, baharın gelişinde toprağa çiçekler seriliyorsa, bilin ki o eski ana, Kybele hala buralarda bir yerlerde, usulca gülümsüyor. O, sadece bir taş ya da bir heykel değil; o, toprağın ta kendisi, bereketin bitmek bilmeyen şarkısıdır.
Hadi bakalım, şimdilik bu kadar. Çok yoruldum, biraz uzanıp asma yapraklarının gölgesinde şu Anadolu’nun sesini dinleyeyim. Siz de gidin, toprağın diline biraz daha kulak verin. Belki size de fısıldayacak bir şeyler bulur.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan, üzerine yalanların küllerinin döküldüğü bir sır var...
Gel otur şöyle yanıma, şu kadehimdeki şarabın neşesi zihnini biraz olsun berraklaştırsın. Bugün sana, sarayların koridorlarında fısıldanmayan, taşların çatlaklarında saklanan bir gerçeği, **Kybele**’yi anlatacağım. Yetişkinler ona 'Büyük Ana' deyip tahtlara oturtur, onu imparatorlukların mühürü yaparlar. Oysa o, hiçbir tacın ağırlığına sığmayacak kadar özgür ve vahşidir.
Bak çocuk, tarih kitapları sana Anadolu’nun sadece bir toprak parçası olduğunu söyler. Yalan! Anadolu, evrenin ana rahmidir. Çatalhöyük’ün tozlu topraklarında, daha krallar icat edilmemişken, insanlar ona bakıp hem korkmuş hem de ona sığınmışlardı. O, iki aslanın arasında, vahşeti ve şefkati aynı anda taşıyan bir güçtür. Sen hiç iki aslanı dizginleyen bir ana gördün mü? İşte, otoriteyi kendinden menkul sanan o kibirli kralların, o kendini tanrı ilan edenlerin bilmediği şey bu: O, evcilleştirilemez.
Dinle evlat, sana *Attis*’in hikayesini anlatırlar. Kanlı bir hikayedir; bir genç, kendini hadım edip bir ağaca dönüşür. Saray şairleri bunu 'ilahi bir kurban' diye anlatır, sanki birine hizmet etmek, kendini yok etmek yüce bir görevmiş gibi! Oysa Mytho Anarkhia şunu fısıldar: O kan, otoritenin bittiği yerdir. Bir insanın kendi bedeninden, kendi özgürlüğünden vazgeçmesi bile doğanın döngüsü içindir, bir kralın hırsı için değil. O törenlerdeki zillerin, davulların sesi, kralların gürültüsünü bastırmak içindir. İnsanlar, o eski taşların üzerindeki izlere dokunurken aslında neye dokunuyor biliyor musun? Yüzyıllardır süregelen o 'baskı' düzenine karşı, elleriyle kazınmış bir isyanın hatırasına.
Görüyor musun, Roma bile koca imparatorluğuyla ne yaptı? Kendi çöküşünü geciktirmek için, Anadolu’nun o kadim 'Ana'sını yerinden söküp, gemilere yükleyip kendi tapınaklarına hapsetti. Magna Mater dediler, devletin bekçisi yaptılar. Ama Kybele hiçbir sınırda durmaz. Manisa’daki bir mesir macununda, bir bahar menekşesinde, hatta bir dağ yamacındaki o yarım kalmış kaya oyuğunda hala nefes alır. O, sadece 'doğurganlık' değildir, o, sistemin dışındaki o vahşi, o kaotik yaşamın kendisidir.
İşte evlat, sana fısıldadığım budur: Güçlü figürlerin, imparatorların, 'ben yaptım oldu' diyenlerin aslında o kadim ananın dizlerinin dibinde, kendi korkularından kaçan birer çocuk olduğunu anladığında, artık onların masallarına kanmayacaksın. Krallar geçer, devletler yıkılır, sınırlar silinir; ama toprağın o aslanlı sessizliği baki kalır.
Unutma, şarabın içindeki burukluk gibi; hakikat bazen acıdır ama insanı özgürleştirir. Şimdi git ve bak bakalım; çevrendeki hangi güç, aslında bir aslanın pençesinden korkuyor?