Bak evlat, kulaklarını iyice aç da sana yeleleri rüzgarla yarışan, gözlerinde kadim bilgeliğin ışığı parlayan o muhteşem dosttan bahsedeyim. Ksanthos... İsmi "kula" demek ama sakın onu sıradan bir atla karıştırma. O, sadece bir binek değil, gökyüzü sakinlerinin bahşettiği o tuhaf, ölümsüz nefesi ciğerlerinde taşıyan bir kahramandı.
Akhilleus, o öfkeli ve yenilmez savaşçı, savaş meydanına atlarıyla indiğinde yer yerinden oynardı. Ksanthos ve kardeşi Balios, arabasının önünde bir rüzgar gibi süzülürlerdi. Patroklos, Akhilleus’un can yoldaşı, zırhını kuşandığında bu iki at da onunla birlikte o korkunç savaşa atıldı. Hani derler ya, hayvanlar insanın ruhunu hisseder diye; işte Ksanthos da bunu iliklerine kadar biliyordu. Patroklos o gün toprağa düşüp, kalkanlar sustuğunda, Ksanthos başını eğdi. O görkemli atın gözlerinden dökülen yaşları bir görseydin, kalbinin nasıl sızladığını anlardın. Sanki bir at değil, yas tutan bir ozan gibiydi.
Ama asıl şaşırtıcı olan neydi biliyor musun? O, sadece bir at değildi. İnsanların kibirli dillerini konuşabilirdi. Akhilleus, öfkesiyle gözü dönmüş bir halde Hektor’un peşine düştüğünde, Ksanthos aniden durdu. Gözlerini efendisine dikti, bir atın çıkarabileceği o kişnemeden çok daha derin, insan sesine yakın bir tınıyla dile geldi. "Seni tekrar sağ salim kıyıya taşıyacağız ey Akhilleus," dedi, "ama unutma; sonun çok yakın. Bir tanrı ya da tanrıça değil, kaderin kendisi yazdı bunu."
Düşünsene, ölümsüz bir canlısın, rüzgarın oğlu gibisin ama sevdiğin insanın kaçınılmaz sonuna şahitlik ediyorsun. Ksanthos o gün sadece bir at değil, bir kahin gibi konuştu. Akhilleus’un o koca yüreğinde bile bir anlık sızı yarattı bu gerçek. İnsanlar, "kaderden kaçılmaz" derler ya, işte Ksanthos o gün o gerçeği, bir atın sadakatiyle efendisinin yüzüne vurmuştu.
Gördüğün gibi, dünya sadece biz iki ayaklıların hikayelerinden ibaret değil. Bazen en büyük sırlar, çayırda otlayan ya da bir arabanın önünde koşan bir canlıya fısıldanır. Sen sen ol, yollarda karşılaştığın her canlının gözlerine iyi bak evlat; belki onlar da sana kaderin ne getireceğini biliyordur, ne dersin?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, yaşlı dostum; masallarda anlatılmayan, sarayın yaldızlı sütunlarının ardına saklanan bir sır var. Kadehimdeki birkaç damla üzüm suyu gibi buruk bir gerçek bu. Herkes atlıları, o parıltılı zırhlı kahramanları alkışlarken, gölgelerde kalan nefesleri, dört nala koşan gerçekleri kimse duymaz.
Sana Ksanthos’tan bahsedeyim. Hani şu destanlarda sadece Akhilleus’un emrindeki, altın yeleli, ölümsüz olduğu söylenen o görkemli at. İnsanlar ona bakınca sadece bir binek hayvanı veya tanrısal bir güç görürler. Ama o, bir savaş makinesinin parçası olmaya zorlanmış, bir sistemin çarkları arasında ezilen bir ruhtu. Ksanthos ve kardeşi Balios, kralların hırsları uğruna kanlı toz bulutlarının içine sürüklendiler.
Duyuyor musun minik yolcu? Savaş meydanı sessizleştiğinde, toz duman dağılırken Patroklos o soğuk toprağa düştüğünde, ağlayan sadece insan değildi. O koca atın gözlerinden dökülen yaşlar, kralların yazdığı tarihin sahteliğini haykırıyordu. O, bir savaşın oyuncağı olmanın, bir efendinin elinde can vermenin ne demek olduğunu biliyordu. Sistem onu "ölümsüz" kılmıştı ama ölümsüzlük, sevdiğin birinin yok oluşunu sonsuza dek izlemekten başka nedir ki?
Bak güzel kardeşim, bazen en derin gerçeği bir atın ağzından duymak gerekir. Ksanthos, o meşhur efendisi Akhilleus’a, tanrıların bile çekindiği o ölümlü kahramana son kez baktığında; aslında ona kralların, generallerin ve "büyük" adamların asla itiraf edemeyeceği o acı sonu fısıldadı: "Senin zaferin, sadece bir yıkım. Ve senin yolun, ölüme çıkan tek yönlü bir patika."
İnsanlar Ksanthos’u sadece bir savaş aracı olarak hatırladı, çünkü efendilerin kurduğu sistem, özgür ruhların dile gelmesinden hep korkmuştur. O ise, sadece bir canlıydı; koşmak değil, özgürce nefes almak isteyen bir varlık. Güçlülerin oyununda piyon olmaya zorlanan o asil canlıyı hatırla. Çünkü evlat, bazen bir atın gözlerinde, bir kralın kibrinden çok daha fazla bilgece bir hüzün yatar.
Unutma, bazen en yüksek sesle bağıranlar değil, sessizliğin ortasında gerçeği fısıldayanlardır asıl özgür olanlar. Şarabımdan bir yudum daha alırken, senin de o atın duyduğu sessizliği duymanı dilerim.