Gel bakalım evlat, otur şöyle yanıma. Biraz daha yaklaş... Bugün sana o meşhur tırpanlı ihtiyarı, Kronos’u anlatacağım. Hani şu herkesin elinde bir saat tuttuğunu sandığı ama aslında mevzusu çok daha eski ve karışık olan o Titan'ı.
İnsanlar ona bakıp "Aa, kesin zamanı temsil ediyor" derler, adını da "Khronos" ile karıştırırlar. Oysa işin aslı öyle değil. O, zamanın kendisi değil, o zamanlar gencecik ve biraz da "art düşünceli" dediğimiz türden, biraz hin bir tanrıydı. Toprakoğullarının en belalısı derlerdi ona, haksız da sayılmazlardı hani.
Hikaye şöyle başlar: Gökyüzü sakinlerinin ilklerinden Uranos, biraz aksi ve huysuz bir babaydı. Eşi Gaia, yani yeryüzünün ta kendisi, çocuklarını doğurdukça Uranos onları daha gün yüzü görmeden geri, annelerinin derinliklerine tıkardı. Düşünsene, ne büyük bir haksızlık! Gaia da dayanamadı, bir düzen kurdu. Oğlu Kronos’u yanına çağırdı ve ona keskin, çelikten bir tırpan verdi. Kronos, babasına diş bilemekteydi zaten; annesinin verdiği o aletle babasının saltanatına, o gürültülü ve baskıcı dönemine son verdi.
İşler burada biraz vahşileşir tabii, mitosların çoğu böyledir; bazen biraz kanlı, bazen çok tuhaftır. Uranos’un o tırpanla kesilen parçalarından neler doğmadı ki? Yerleri inleten öç tanrıçaları Erinys’ler ve denizlerin köpüğünden yükselen güzeller güzeli Aphrodite bile o anın içinden çıkageldi.
Sonra ne mi oldu? Kronos tahta oturdu ama o da babasından aşağı kalmadı. Kendi çocuklarını yutmaya kalkacak kadar korkuya kapıldı. Ta ki oğlu Zeus sahneye çıkana kadar... Ama dur, o büyük savaş başka bir günün hikayesi.
Biliyor musun, Kronos sadece bir savaşçı değildi. Bir bakmışsın at adam Kheiron’un babası olmuş, bir bakmışsın yeryüzüne bereketi getiren o meşhur "Altın Çağ"ı başlatmış. Bazı eski yazıtlar onunla Zeus’un barıştığını ve şimdi uzaklardaki Mutlular Adası’nda huzur içinde yaşadığını söyler. Kimine göre bir zorba, kimine göre huzurlu bir devrin kurucusu...
İşin garibi, biz Yunanlılar bu tırpanlı beyi aslında biraz dışarıdan almışız. Doğu’dan, Fenikelilerin rüzgarıyla gelmiş bu hikayeler. Homeros’un o şaşaalı destanlarında bile Kronos’un adını görürsün ama öyle çok da üzerine düşmezler. Belli ki o eski, karanlık ve ilkel devirlerden kalma bir hatıraydı o.
Velhasıl evlat, bazen bir isim sadece bir isimdir, bazen de koca bir tarihin yükü. Kronos da işte tam böyle biriydi; elinde tırpanıyla hem bir krallığı yıkan, hem de bereketi müjdeleyen o yaşlı ve karmaşık gökyüzü sakini. Şimdi, bir yudum su al da boğazın kurumasın; mitosların tozlu yollarında yürürken bazen soluklanmak gerekir.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan bir sır var; yetişkinlerin dudaklarını büktüğü, kralların ise duymamak için davullar çaldırdığı o karanlık gerçek... Gel yanıma, bir yudum neşeli şarapla zihnini berraklaştır, çünkü sana anlatacaklarım, sana öğretilen "zaman tanrısı" yalanından çok daha acı ama bir o kadar da insancıl.
Kronos... İnsanlar ona zamanın akışı dediler, eline bir tırpan verdiler ve "her şeyi biçen o" diye inlettiler gökyüzünü. Oysa bu, muktedirlerin uydurduğu, otoriteyi kutsallaştıran bir kılıftan ibaret. Gerçekte Kronos ne bir saatin tik-taklarıdır ne de mevsimlerin geçişi. O, sadece koltuğunu korumak için kendi doğasına yabancılaşan, hırsın gölgesinde yitip giden o zavallı, tedirgin yöneticilerden yalnızca biriydi.
Dinle güzel evladım; Gaia, o engin toprak ana, kendi çocukları olan Kykloplar ve Hekatonkheirler'i gün ışığına çıkardığında, babaları Uranos onları tekrar karanlığa, annelerinin rahmine hapsetmişti. İşte o an, sistemin o çarkı dişlilerini çevirmeye başladı. Uranos, kendi iktidarını tehlikede görüp çocuklarını yok saydı. Ve Kronos? O, bir kurtarıcı mıydı yoksa babasının iktidar hırsını miras alan bir varis mi? Gaia, o "belalı" oğlunu bir piyon gibi kullandı. Kronos, elinde o keskin çelikle babasını hadım ederken, aslında sadece yeni bir krallığın temellerini kanla atıyordu. Uranos'un o zalim bedeninden dökülen her damla kan, gelecekteki intikamcıları, Erinysleri doğurdu. Bak evlat, şiddet doğurgan bir tohumdur; neyi ekersen, onu biçersin.
Sana anlatılan "Altın Çağ" masalları var ya, hani Kronos'un bereket dolu yılları... İnanma. Hükümdarların tahtları ancak diğerlerini yuttuklarında sağlamlaşır. Kronos'un kendi çocuklarını yutması, sadece bir mitolojik korku unsuru değil; otoritenin, kendi geleceği olan "yeniye" tahammülsüzlüğüdür. O, zamanı yönetmedi; sadece değişimin önüne geçmeye çalışan, korkak bir hükümdarın çaresizliğini temsil etti.
Biliyor musun küçük bilge, bazıları Kronos'un aslında barışçıl olduğunu, Mutlular Adasında huzurla oturduğunu fısıldar. Belki de öyledir; belki de insan, ancak tüm o tırpanları yere bıraktığında, güç hırsını bir kenara ittiğinde gerçek bir "Altın Çağ"a kavuşabilir. Otoriteyi elinde tutanlar, kendilerini zamanın efendisi sanırlar ama gerçek şudur ki; zaman, efendi tanımaz. Sadece gerçeği hatırlar.
Gözlerini dört aç ey sevgili evladım. İktidarın sana sunduğu "zaman" masallarına değil, kendi vicdanının zamanına güven. Çünkü krallar gelir, krallar geçer; ama insanın özgürlüğe olan tutkusu, o tırpanlardan çok daha keskindir.