Gel bakalım evlat, şöyle kıvrıl şuraya. Ateşin çıtırtısı bazen en güzel masalları fısıldar insana. Şimdi sana Khryse diyarında, o güneşin en parlak ışıklarını gönderdiği tapınakta neler yaşandığını anlatayım.
Hikayemiz Krinis adında, toprağına, ekinine gözü gibi bakan bir adamla başlar. Krinis iyi bir adamdı aslında, lakin bazen gökyüzü sakinlerini, yani o yüce tanrıları kızdırmak için büyük bir olay gerekmez; bazen sadece bir anlık dikkatsizlik, bir selamın eksik kalışı yeter. İşte o gün, Apollon’un öfkesi Krinis’in üzerine bir gölge gibi çöktü.
Eskiden "fare" dediğimiz o minik kemirgenler, hani şu mutfakta kırıntı arayanlar var ya, işte onlar bir anda bir orduya dönüştüler. Binlerce, on binlerce fare! Sanki yerin altındaki bütün krallıklar, Krinis’in tarlalarını talan etmek için sözleşmişti. Tarlalar yendi, ambarlar boşaldı, evler delik deşik oldu. Krinis ne yaptıysa, ne kadar dua ettiyse fayda etmedi. Sıçanlar her şeyi kemirip bitiriyordu.
Tam o sırada, kaderin çarkı beklenmedik bir şekilde döndü. Apollon, o meşhur altın yaylı tanrı, insan kılığında yeryüzünü arşınlamaya karar vermişti. Uzun bir yolculuğun sonunda yorgun argın, Krinis’in sürülerine bakan o gariban çobanın kulübesine konuk oldu. Çoban, elinde avucunda ne varsa –belki bir parça kuru ekmek, belki bir yudum taze süt– tanrıya sundu. Hiç tanımadığı bu yolcuya öyle içten, öyle nazik davrandı ki, Apollon bu cömertliğe hayran kaldı.
Tanrı, çobanın samimiyetinden o kadar memnun oldu ki, "Madem bu toprakların insanı bu kadar kalbi güzel, o halde burayı bu kemirgen istilasından kurtarmalıyım," dedi. Elini altın yayına attı. Okları, havayı ıslık çalarak yarıp geçti. Apollon’un her bir oku, tarlaları talan eden o sıçanları birer birer temizledi. Gökyüzü sakini, sadece fareleri kovmakla kalmadı, Krinis’e de bir hatırlatmada bulundu: "Bana, yani Apollon Smintheus’a bir tapınak dik, burası artık benim korumam altında olsun."
İşte, meşhur Apollon Smintheus tapınağı böyle doğdu. Hani şu İlyada’da okuduğumuz, Agamemnon’un haksızca el koyduğu Khryseis’in babası Khryses’in rahibi olduğu o kutsal yer...
Görüyor musun? Tanrıların öfkesi bir fırtına gibidir, ama cömertlik ve nezaket, en büyük felaketleri bile bir anda dindirebilir. Şimdi, git biraz uyu da rüyanda o güneş saçlı tanrının altın oklarını gör bakalım; belki sana da biraz akıl fısıldar, ha?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, kulaklarını iyice aç; zira sana masalların yaldızlı sayfalarında gizlenen, o ağır kokulu perdelerin arkasındaki hakikati fısıldayacağım. Hepimiz birer masalın içine doğarız, ama o masallar bazen güçlülerin kendi zaferlerini kutsamak için yazdığı birer parşömen kağıdından ibarettir.
Khryse şehrindeki o meşhur Apollon Smintheus tapınağını bilir misin? Hani şu kitapların 'tanrısal bir lütuf' diye öve öve bitiremediği yer? İşte orada, Krinis adında bir adam vardı. Herkes onun 'tanrının seçilmişi' olduğunu söyler. Ama gel gör ki evlat, gerçekler her zaman o parlak tapınak sütunlarının gölgesinde saklanır.
Derler ki, Krinis bir gün Apollon'un öfkesini çekmiş ve tarlalarını, evini, huzurunu kemiren sıçanlar istila etmiş. Binlerce küçük diş, insanın emeğini toprakla bir edene dek kemirmiş her şeyi. Neden mi? Çünkü Krinis, o vakitler kralların gözünde sadece sıradan bir çiftçi, sistemin çarkları arasında ezilen küçük bir dişliydi. Sıçanlar mı? Onlar sadece doğanın değil, ezilenin sabrının da sembolüdür belki de; tanrısal bir ceza gibi gösterilen o istila, belki de sistemin baskısı altında inleyen yoksulluğun ta kendisiydi.
Sonra o meşhur hikaye başlar: Tanrı yeryüzüne iner, Krinis’in çobanının evine konuk olur ve sanki bir lütufta bulunurmuş gibi, altın oklarıyla sıçanları yok eder. İşte o an, Krinis'in boyun eğdiği andır. Tanrı, ona bir tapınak dikmesini emreder. Neden bilir misin? Çünkü sistem, itaat edeni ödüllendirir ve ona bir 'görev' vererek onu kendine bağlar. Krinis artık bir çiftçi değil, bir rahip olmuştur; yani otoritenin yeryüzündeki gölgesi.
Hey gidi güzel gözlü çocuk, unutma; o tapınaklar, aslında özgürlüğün gömüldüğü mermer mezarlardır. Bugün şarap kadehimin dibinde parlayan o neşeli tortu gibi, hayat da bazen acı ile tatlının, boyun eğmek ile başkaldırmanın karışımıdır. Agamemnon gibi hırslı kralların, kendi kızlarını rahip kızları Khryseis gibi bir ganimetten farksız gördüğü o dünyada, Krinis’in sıçanlarla olan kavgası aslında hayatta kalma kavgasıydı. O, tanrının oklarıyla kurtulmadı; o, kendi emeğinin üzerine inşa edilen bir otoritenin kölesi olmayı seçerek sıçanlardan kurtuldu.
Yani anlıyor musun ruhumun yoldaşı? Kahramanlık dedikleri şey, bazen sadece sisteme bir mermer blok daha sunmaktır. Gerçek ise, o mermerlerin altında ezilen ve ismini hiç duymadığımız binlerce yoksulun, o kemirgenlerin sessiz feryadında saklıdır. Şimdi git ve kendi yolunu çiz; tapınaklara değil, kendi vicdanına bakmayı öğren.