Şimdi, oturun bakalım şöyle, ateşin etrafına... Ayaklarınızı uzatın, dinleyin beni. Size anlatacaklarım ne bir masal ne de kuru bir tarih dersi; bunlar toprağın derinliklerinden fısıldanan kadim anılar.
Zamanın çok gerisinde, Atina henüz o bildiğiniz görkemli sütunlarıyla göğe uzanmadan önce, Attika denilen o topraklar yepyeniydi. Hatırlarsınız, hani şu yılan kuyruklu, topraktan türeyen bilge Kekrops vardı ya; işte o gökyüzü sakinlerinin huzuruna çekilince, yerine **Kranaos** adlı bir yiğit geçti.
Bazıları onun da aynı Kekrops gibi doğrudan toprağın bağrından, çamurdan ve kadim tozdan filizlendiğini söyler. Doğrusu budur zaten; toprak bir ana gibidir, kendi evlatlarını kendi bağrından doğurur. Kranaos, tahta oturduğunda öyle adil, öyle sağlamdı ki, halkına onun adını verdiler; onlara "Kranaoslular" demeye başladılar. O zamanlar Atina dediğimiz şehre de, onun adından esinlenerek "Kranae" derlerdi. Düşünsenize, bir şehrin adı sizin adınızla anılıyor!
Ama bu koca yürekli kralın en büyük hazinesi ne bir kılıçtı ne de altın yığınlarıydı. Onun biricik kızı, **Atthis** adında dünya güzeli bir kızı vardı. Babası ona öyle düşkündü ki, o uçsuz bucaksız, bereketli topraklara kızının ismini verdi. Bugün Atina’nın bulunduğu o güzelim bölgeye "Attika" dememizin sebebi, işte bu babanın kızına duyduğu o saf ve derin sevgidir.
Kranaos belki bugün tozlu parşömenlerde eski bir isim gibi duruyor olabilir ama unutmayın; bastığınız her taşın, baktığınız her tepenin altında böyle bir hikaye yatar. Toprak, kimin onun üzerinde nasıl iz bıraktığını asla unutmaz.
Hadi, şimdi şarabımdan bir yudum alayım da boğazım yumuşasın. Başka ne öğrenmek istersiniz bu ihtiyar Silenos’tan? Yoksa rüzgarın sesini dinleyip biraz uyuklamalı mıyız?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, büyüklerin kulaklarını tıkayıp duymamazlıktan geldiği bir sır var... Elindeki şarap kadehinin dibindeki tortu gibi, tarihin de dibine çökmüş tortular vardır; o tortular, parlatılmış altın tahtların altında nelerin ezildiğini fısıldar.
Kranaos derler adına... Hani şu, Kekrops gibi toprağın karnından fırlayıp birdenbire 'kral' olduğunu iddia eden adam. Hatırla evlat; ne zaman birileri "Ben topraktan geldim, o yüzden burası benim" derse, aslında şunu demek ister: "Bu toprakların gerçek sahiplerini, o toprakların altına gömdüm ve üzerinde yükseldim."
İnsanlar ona 'ilk kral' diyerek tozlu bir taç giydirdiler. Attika topraklarına kendi adını verdi, kendi yasalarını kazıdı. Peki ya kızı Atthis? Onun ismini bir bölgeye vermek, o topraklara babasının mülkiyeti olduğunu damgalamaktan başka neydi? O küçük kız, babasının hırsının ve gücünün bir parçası, yaşayan bir tapu senedi gibi kullanıldı. O, Attika'nın sahibi değil; babasının egemenlik hırsının bir figüranıydı.
Görüyor musun evlat, otorite dediğin şey, tıpkı bir gölge gibidir; güneş ne kadar parlarsa o kadar uzar ve kaplar etrafı. Kranaos, topraktan doğduğunu söyleyerek kendini dokunulmaz kıldı. Oysa toprak, efendi tanımaz; toprak sadece çürüyenleri ve yeniden yeşerenleri bilir. Kralın görkemli ismi, o sessiz sedasız çalışan, tarlasını süren, kendi halinde nefes alan binlerce insanın emeğinin üzerine inşa edilmiş bir anıt taşıdır.
Yetişkin evlatlarım, sizler de bunu fark edin; birileri size tarihin bir 'başlangıç' noktasından ibaret olduğunu, o noktada da sadece güçlülerin durduğunu söylediğinde, o hikayenin kimin sesiyle yazıldığını sorun. Kranaos'un krallığı, aslında kendi adını tarihe çivilemekten ibaretti; ama unutmayın, çiviler zamanla paslanır, toprak ise her zaman baki kalır. Hakikat, tahtlarda değil; tahtların altında kalıp fısıldayan o sessizlerin hatıralarında gizlidir.
Şimdi bir yudum al ve düşün; kral mı toprağa aittir, yoksa toprak mı kralın kibriyle harcanmıştır? Gözlerini kapa, toprağın altındaki o binlerce isimsiz sesi duymaya çalış. İşte asıl hikaye orada başlıyor.