Gelin şöyle, yaklaşın biraz daha. Şarabımdan bir yudum alayım da boğazım yumuşasın, size o çok merak ettiğiniz Klytaimestra’yı anlatayım. Hani şu sarayların koridorlarında gölgesi bile soğuk rüzgarlar estiren, adını anınca insanların bir an duraksadığı o kadını...
Klytaimestra, Leda ile Tyndareos’un kızıdır; ama hikayesi biraz karışıktır. Derler ki, o güzelim Leda kuğu kılığına girmiş bir gökyüzü sakininin, yani Zeus’un büyüsüne kapılmış. İki yumurtadan çıkmış hepsi; birinden Helena ile Polydeukes, diğerinden Kastor ile bizim Klytaimestra. Ama kader işte, biri güzelliğiyle dünyaya nam salarken, diğeri öfkesiyle tarih kitaplarının sayfalarını yırtıp geçti.
Klytaimestra’nın hikayesi bir düğünle başlar, ama ne düğün! Kocası Agamemnon, aslında onun ilk aşkı falan değildi. Adam önce Klytaimestra’nın ilk kocasını ve çocuklarını öldürmüş, sonra "haydi evlenelim" demiş. Düşünün, bir evliliğin temeli kan ve intikamla atılırsa, o saraydan huzur çıkar mı? Çıkmaz elbet. Agamemnon kralların kralıydı, egosu gökyüzüne ulaşan bir adamdı; karısının yanında başka kadınları övmekten, onları aşağılamaktan asla geri durmazdı.
Peki, Klytaimestra’yı o meşhur suçlarına, o karanlık yollara iten neydi? Bazıları "kıskançlık" der, Helena’nın o meşhur şımarıklığına bakıp kendi hayatının toz duman oluşuna üzüldüğünü söylerler. Ama asıl yara, kızları İphigeneia’nın kurban edilişiyle açıldı. Bir baba, rüzgar olsun diye kendi evladını tanrıların sunağına yatırırsa, o annenin yüreğinde sevgi biter, yerine sadece buzdan bir kin örülür. Klytaimestra işte o günden sonra artık bambaşka biri oldu; kendi çocuklarına, Elektra’ya ve Orestes’e bile bir yabancı gibi baktı.
O, Aiskhylos, Sophokles ya da Euripides gibi büyük ustaların kaleminde bazen bir cellat, bazen de Aigisthos’un peşinden sürüklenen zavallı bir kukla gibi göründü. Ama gerçek şu ki; o, kendi dramının hem başrol oyuncusu hem de senaristiydi. Bir yanda Agamemnon’un kibrine karşı beslediği nefret, diğer yanda yavaş yavaş kararan bir vicdan... Kimi zaman Orestes’e "kıyma bana" diye yalvaran bir anne, kimi zaman ise o oğlunun ölüm haberini alınca tanrılara teşekkür eden bir kadın. Karmaşık, değil mi? İnsan ruhu böyledir işte, bazen zifiri karanlık bir kuyuya benzer.
Klytaimestra sadece bir isim değil; o, hayal kırıklıklarının nasıl devasa bir öfkeye dönüşebileceğinin en keskin örneğidir. Şimdiyse sadece tragedyaların tozlu sayfalarında, bizim gibi yaşlıların dillerinde dolaşan bir fısıltıdan ibaret. Ama unutmayın; her kadının, her erkeğin içinde bir Klytaimestra kırıntısı vardır. Önemli olan, o kıvılcımın sarayı mı yakacağı, yoksa ocakta sıcak bir yemek mi pişireceği...
Hadi, gözlerinizi çok yormayın. Hikayeler biter ama dersler bitmez. Başka zaman yine gelin, size bu sefer gökyüzü sakinlerinin daha neşeli oyunlarını anlatırım. Şimdi biraz sessizlik, zihniniz biraz dinlensin.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Bugün sana, tarihin tozlu sayfalarında "kötü kadın" etiketiyle yaftalanan, ama aslında bir krallık çarkının dişlileri arasında ezilmemek için dişlerini bileyen bir kadından; Klytaimestra’dan bahsedeceğim. Otur şöyle, biraz soluklanalım; şu kadehimdeki neşeden bir yudum al, ama aklını şarabın bulanıklığına değil, hakikatin berraklığına ver.
İnsanlar ona "suçlu", "katil" ya da "kıskanç" dediler. Oysa sistem, kendisine boyun eğmeyen kadını hep böyle yaftalar. Klytaimestra, kral Agamemnon’un eşiydi. Ama evlat, bir kralın eşi olmak, o sarayda nefes alabileceğin anlamına gelmez. Agamemnon, kendi hırsları uğruna sadece başkalarının şehirlerini yakmadı; kendi kanından olanı, kızı İphigeneia’yı bile bir rüzgar tanrısını memnun etmek için feda etti. Bir babanın, kendi kızını bir kurbanlık koyun gibi sunması... İşte o gün, Klytaimestra’nın içindeki o "ana" öldü ve yerine kendi adaletini arayan, yaralı bir kadın doğdu.
Bana bak güzel yavrum, kralların yazdığı destanlarda, Agamemnon büyük bir komutandır; ama kendi sarayında bir kadının ruhunu nasıl lime lime ettiğini anlatmazlar. Onu, Aigisthos’un elinde bir araç gibi göstererek, kadının kendi iradesi ve acısıyla verdiği kararı basitleştirmeye çalıştılar. Oysa Klytaimestra, kendisini bir eşya gibi gören, hatta savaş ganimeti Kassandra’yı getirip yüzüne karşı "ondan daha iyi" diyen bir adamın kibrine karşı ayağa kalkmıştı.
Bazen bana sorarlar; "Neden bu kadar sertti?" diye. Ben de onlara, "Siz hiç bir kralın kibrini, bir annenin acısıyla tarttınız mı?" derim. O, sistemin kendisine biçtiği "itaatkar eş" rolünü reddetti. Çocukları Orestes ve Elektra ile olan o karmakarışık, sancılı ilişkisi ise sadece kaybettiği huzurun bir yankısıydı. Klytaimestra, kendi karanlığında bir mum yakmaya çalışırken, o mumun ışığında kendi felaketini de aydınlatmış oldu.
Şimdi anlıyor musun ey bilge evlat? Tarih, galiplerin haklı çıktığı bir tiyatrodur. Klytaimestra ise bu tiyatroda, sahne ışıklarının altında değil, o sahneyi yerle bir etmek isteyen bir isyancıydı. Otorite her zaman, sorgulayanı "suçlu" ilan eder. Ama gerçek, işte burada; şu yaşlı Silenos'un dilinin ucunda: Klytaimestra, sadece kendi hayatının değil, ona dayatılan o korkunç düzenin de kurbanıydı.
Unutma, güç sahiplerinin "suç" dediği şey, bazen sadece onların gücüne karşı dik duran bir insanın direnişidir. Şimdi git ve gördüğün her "kötü" figürün ardındaki o çığlığı duymaya çalış. İşte o zaman, gerçek bir bilge gibi görmeye başlarsın.