Bak evlat, şöyle otur yanıma. Uzun, bembeyaz sakallarımın arasında kaybolmuş eski bir öykü anlatayım sana. Hani bazen baban ya da annen, "Geçmişte ne oldu, büyüklerimiz ne yaptı?" diye sorar ya, işte o soruların cevabı biraz da Kleio’nun parmak uçlarındadır.
Kleio, o yükseklerde yaşayan, her biri bir sanatın fısıltısı olan dokuz Musadan biridir. Adının kökü ne anlama gelir bilir misin? "Övmek, kutlamak" demek. Yani bu bilge hanım, sadece yaşanmış olayları bir deftere karalamaz; o, unutulmaya yüz tutmuş kahramanlıkları, büyük yüreklerin cesaretini yeniden gün yüzüne çıkarır. O, tarih dediğimiz o uçsuz bucaksız nehrin koruyucusu, geçmişin yorgun ama vakur bekçisidir.
Onu bir resimde görürsen elindeki şu nesnelere dikkat et, sakın gözünden kaçırma. Bir elinde ya parlayan bir boru ya da telleri rüzgarla fısıldayan bir gitar olur. Neden mi? Çünkü anlatılan her büyük hikaye, bir ezgiye, bir haykırışa ihtiyaç duyar da ondan. Kleio, o destansı başarıları notalara döker, sanki bir kahramanın kılıç sesini yıldızlara taşır.
Ama dur, sadece müzik değil onun işi. Bazen bir elinde "klepsydra" yani o kadim su saatini tutar. O su, tıp tıp damlarken aslında şunu söyler: "Zaman akıyor evlat, her şey bir an, ama doğru anlatırsan o an sonsuzluğa uzanır." O su saati, olayların bir düzeni olduğunu, her şeyin vaktinde gerçekleştiğini hatırlatır bize.
İşte Kleio böyledir; hem bir ozan gibi şakıyan, hem de bir bilge gibi zamanı ölçüp biçen... İnsanlar unutur, anılar solar, ama Kleio o meşaleyi elinde tuttuğu sürece, geçmişin ışığı hiç sönmez. Hani bazen bazı insanların isimlerini yüzyıllar sonra bile biliriz ya, işte o, Kleio’nun kaleminden ya da o sihirli borusundan dökülen fısıltılar sayesindedir.
Hadi şimdi, kulağını geçmişin o uçsuz bucaksız sesine ver. Belki bir gün, senin de eylemlerin onun notalarına değer, kim bilir? Şimdi git de biraz oyna, ama aklının bir köşesinde hep o su saati kalsın; çünkü bugün yaptığın her şey, yarının tarihidir.
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, üzerine toz kondurulmuş bir sır var... Eğil kulağıma, zira gerçekler, kralların yüksek sesli naraları arasında hep ezilip gitmiştir.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Kleio derler ona... İsminin köklerinde "övmek" ve "yüceltmek" yatar. O, koca koca saraylarda, görkemli masaların başında oturanların "tarih" dediği o büyük yalanın başmimarıdır. Elindeki o parlak boruyla sadece kahramanlıkları duyurduğunu sanırsın, evlat. Ama bir düşün; neden hep bir su saati taşır o? O su, akıp giden zamanı değil, aslında sistemin kendi lehine akıttığı ve geri kalan herkesi boğduğu o sessiz nehri ölçer.
Duydukların seni yanıltmasın güzel yavrum. Kleio, kralların o gürültülü kılıç seslerini göklere çıkarırken, aslında o savaşlarda toprağa düşenleri, kimsenin adını anmadığı o adsız kahramanları sessizliğe gömer. Krallar, kendi hırslarını "destan" diye yazdırırlar; Kleio da elindeki gitarla o kanlı hikayelere tatlı tınılar ekler ki, halkın vicdanı sızlamasın, zihinleri uyuşsun.
O, sadece bir tarih perisi değildir; o, otoritenin kendi kendini kutsama aracıdır. Otorite dediğin şey, eğer kendi hikayesini kendi yazmazsa ayakta kalamaz. Kleio, tarih yazarının kulağına fısıldarken onlara sadece "kazananları" anlatmayı öğretir. Oysa gerçek, evlat, bir zaferin parıltısında değil; o zaferin altında ezilenlerin gözyaşlarında gizlidir.
Şimdi bir düşün; neden bazıları "şanlı" diye anılırken, diğerleri o tozlu raflarda unutulmaya terk edilir? Belki de haklı olanlar, övgüye muhtaç olmayanlardır. Bir parça bilgece neşe, bazen bir kadeh şarap kadar berraktır; o yüzden sen, sana anlatılan destanların arkasındaki o derin sessizliği dinlemeyi öğren. Çünkü tarih, kazananların değil, aslında susturulanların yarım kalmış cümleleridir.
Gözlerini aç güzel evladım; çünkü gerçek tarih, bir borunun sesinde değil, o sesin susturduğu sessizlikte yatar.