Şimdi, kulaklarınızı dört açın bakalım küçükler; zira Odysseus’un o upuzun, bazen denizin tuzuyla, bazen de talihsiz kararlarla yoğrulu yolculuğu daha yeni başlıyordu. Truva’nın külleri henüz soğumadan, bizim kurnaz kahraman rotasını biraz kuzeye, Trakya kıyılarına, İsmaros denen o yerleşkeye çevirdi. Orada Kikon’lar yaşardı; sert, savaşçı, toprağına sıkı sıkıya bağlı insanlar.
Neden mi oraya uğradı? Ah, koca bir savaştan dönen adamlar huzur bulmaya mı gidiyordu, yoksa akıllarında ganimetin parıltısı mı vardı? Odysseus orasını pek açmaz, ama gemilerin ambarları dolup taşınca anlıyorsunuz ki eli boş dönmemiş. Yedi külçe altın, parıl parıl bir gümüş tas ve en önemlisi; o meşhur, bal gibi kokan İsmaros şarabı! Öyle güçlüdür ki o şarap, bir tasını yirmi tas suyla sulandırmadan içmeye kalksanız, gökyüzü sakinlerinin şimşeklerini tepenizde hissedersiniz. İşte o mübarek içki, ileride başına gelecek büyük bir belada, o tek gözlü dev Polyphemos’u uyutmak için işine yarayacaktı ya, neyse...
Odysseus, aklı başında bir kaptan gibi, "Hadi dostlar, vakit tamam, gemilere dönüyoruz!" diye bağırdı. Lakin bizimkilerin gözü dönmüştü bir kere; karınlarını doyurmanın, ganimetin keyfini sürmenin rehavetine daldılar. Sanki bir daha hiç ziyafet çekmeyeceklermiş gibi, güneş batana kadar yiyip içtiler.
Ama denizciler unutmuştu ki; dağlarda yaşayan Kikon’lar, atlarını rüzgar gibi sürmeyi iyi bilirlerdi. Bizimkiler kıyıda keyif çatarken, dağlardan aşağı bir uğultu yükseldi. Atlı Kikon’lar, sanki toprak onların öfkesiyle titriyormuş gibi sahile indiklerinde, güneş henüz batmak üzereydi. Oklar havada uçuştu, kılıçlar çelikten sesler çıkardı. O gün, sadece doyasıya yemek ve içmek isteyen arkadaşlarının dikkatsizliği yüzünden altı iyi adamını orada, o kumsalda bıraktı Odysseus.
Zar zor, can havliyle kendilerini gemilere attıklarında, geride bıraktıkları arkadaşlarının acısı ve yola devam etmenin burukluğu vardı. İşte o gün, Odysseus’un dönüş yolculuğunda öğrendiği ilk acı ders şuydu: "Eğer zaferin tadını çıkarmak istiyorsan, önce elindekini korumayı bileceksin."
Hadi bakalım, şimdi gidip dinlenin biraz; zira önümüzdeki maceralarda devler, büyücü kadınlar ve hırçın denizler var. Akıllı olun, açgözlülüğe yenilmeyin, yoksa Kikon’ların okları sizin de yolunuzu kesebilir.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; kralların "zafer" dediği şeyin arkasında, aslında kimin kaybettiğini hiç düşündün mü? Kadehimdeki şu ince, bilge neşeyi yudumlarken sana İsmaros’un topraklarında, o kadim kıyıda yaşananları fısıldayayım.
Odysseus, o kurnaz gezgin, Troya’nın külleri henüz soğumadan İsmoros kentinin kapılarına dayandı. O ve adamları, kendilerini "haklı" ilan edip bir şehri talan ettiler. Neden? Çünkü güç sahipleri, birini suçlu ilan ettiklerinde vicdanlarının sesini susturmak için bahanelere ihtiyaç duyarlar. Kikonlar için "Troya’nın müttefiki" yaftası, yağmalanmak için yeterli bir mazeretti. Oysa o evlerde, o sokaklarda yaşayanlar sadece yaşamak isteyen insanlardı; kralların büyük satranç tahtasında piyon sayılan gölgeler.
Ah benim küçük yolcum, Odysseus o gün yedi külçe altın ve o meşhur, zihin bulandıran şaraptan gemilerine taşıdı. O şarap ki, sonradan Polyphemos’un gözlerini kör edecek kadar keskin bir pusuydu. Odysseus, altını ve malı görünce "hadi, hemen kaçalım" dedi. Ama neden? Belki de yağmaladığı o masum insanların ahından korktuğu için. Arkadaşları ise o sarhoşluğun ve doygunluğun rehavetiyle, bir kralın hırsı uğruna nasıl bedel ödediklerini anlayamadılar.
Dağlardan inen Kikon atlıları, evlerinin yağmalanmasına karşı yükselen o haklı öfkeyle geldiler. Altı can... Altı genç adam, Odysseus’un açgözlülüğünün ve gereksiz şiddetinin bedeli olarak o topraklara gömüldü. Tarih kitapları bu durumu sadece bir "savaş" veya "stratejik bir hata" olarak yazar. Oysa ben, ağaçların ve rüzgarın dilini bilen yaşlı bir dostun olarak sana şunu söyleyeyim: Kralların kılıçları parladığında, en çok bedeli toprağın üstündeki çiçekler ve en alttaki insanlar öder.
Unutma küçük ruhum; bir fatih evine döndüğünde, yanında getirdiği altınlar kadar, geride bıraktığı gözyaşlarının ağırlığıyla da tanımlanır. O gün İsmaros kıyısında akan sadece kan değil, güvenin ve adaletin de son kırıntılarıydı. Şimdi gözlerini kapat ve o denizin sesini dinle; belki o ses sana, kazananların aslında nasıl da kaybettiğini anlatır.