Thesauros Mitoloji Khryseis

Khryseis

Khryseis

Agamemnon'un savaş ganimeti olarak kaçırdığı Khryseis, tanrı Apollon'un öfkesini uyandırarak Akhalar arasında büyük bir salgına ve krize yol açmıştır.

Troya çatışmasının merkezindeki kadın figürleri, anlatının kurgusunda belirleyici bir konuma sahiptir; özellikle İlyada’nın seyri içinde, Helene’nin yarattığı ilk kıvılcımdan çok daha derin izler bırakan Khryseis ve Briseis, sistemin işleyişinde birer nesne gibi konumlandırılmışlardır.

Destan, Akha ordusunun içine düştüğü bir kıyımla, yani salgınla başlar. Kuşatmanın uzadığı durağan zamanlarda, Akhilleus’un öncülüğündeki işgalciler, güçlerini pekiştirmek ve eksiklerini gidermek adına çevre Anadolu şehirlerine çapul seferleri düzenlerler. Bu seferler sadece maden ve silah değil, "insan ganimeti" üzerinden mülkiyetin yeniden tanımlandığı bir alanı da beraberinde getirir. Ele geçirilen kadınlar, tıpkı kıymetli eşyalar gibi tasnif edilip krallar ve komutanlar arasında pay edilirken, "krallar kralı" sıfatı bu hiyerarşideki en geniş payı meşrulaştıran bir güç gösterisine dönüşür.

Khryse kentine yapılan bir baskında tutsak edilen Khryseis, Apollon rahibi Khryses’in kızı olarak bu yağmanın bir parçası haline getirilir. Agamemnon’un, sahip olduğu iktidarın bir uzantısı olarak onu kendi çadırında, yasal eşi Klytaimestra’dan bile daha imtiyazlı bir noktada fakat bir hükümranlık nesnesi olarak tutması, tahakkümün en somut tezahürüdür. Rahibin, kızını geri almak için sunduğu bedeller, aslında bir otoritenin kendi sınırlarını koruma arzusuna çarparak geçersizleşir. Agamemnon’un kibirli reddiyle başlayan süreç, rahibin Apollon’a sığınmasıyla tanrısal bir cezalandırmaya evrilir ve destanın ilk düğümü, bu zoraki mülkiyet ilişkisinin üzerindeki örtüyle atılmış olur.
Silenos
Bak evlat, kulak ver şimdi. Destanlar denince akla hep kılıç şakırtıları, devasa surlar ve o meşhur tahta at gelir ya... Ama unutma, o koca savaşın altındaki asıl ateş, bazen bir saraydaki fısıltıdan, bazen de bir babanın gözyaşından harlanır. İlyada dediğimiz o kadim masal, aslında sadece kahramanların değil, o kahramanların unuttuğu insanların hikayesidir.

Troya surlarının önünde yıllarca bekleyip duran Akhalar, hani şu Akhilleus gibi burnundan soluyan yiğitler, sadece kılıç sallamakla kalmazdı. Canları sıkıldıkça çevre köyleri, şehirleri bir güzel talan ederlerdi. Ganimet dedikleri o malları, tunçları, altınları paylaşırken; yanlarında o şehirlerin güzel kızlarını, kadınlarını da birer eşya gibi sürükleyip getirirlerdi. İşte o kızlardan ikisi var ki, adları tarihin tozlu sayfalarında yankılanır: Khryseis ve Briseis.

Hikayemiz Khryseis’le başlar. Bu kızcağız, Khryse şehrinde Apollon’a hizmet eden saygıdeğer bir rahibin, yani Kryses’in kızıydı. Akhalar onu alıp getirdiklerinde, krallar kralı Agamemnon’un gözü ona takıldı. Öyle bir takıldı ki, artık Khryseis onun için sadece bir tutsak değil, sarayındaki kraliçeden bile daha kıymetli, vazgeçilmez bir varlık oldu. Agamemnon, kendi evindeki eşini bile unutup bu kızın üzerine titremeye başlamıştı.

Ama gökyüzü sakinleri, özellikle de Apollon, öylece seyirci kalacak değillerdi. Bir gün, yaşlı rahip Kryses elinde altınlar, değerli armağanlarla Akhaların kampına çıkageldi. Kızına kavuşmak için yalvarıyor, yakarıyor, o koca kralların önünde diz çöküyordu. Akha ordusunun yiğitleri, "Verelim gitsin, yaşlı adamın duası üzerimizde kalmasın," dediler. Fakat Agamemnon... O inatçı kral! Gururu aklının önüne geçti, elinin tersiyle itti rahibi. "Defol git buradan!" diye bağırdı, "O kız benim!"

Yaşlı rahip, eli boş ve yüreği yaralı halde sahile indi. Denizlerin uğultusu arasında, o pek sevdiği tanrısına, Apollon’a yakardı: "Ey gümüş yaylı tanrı! Benim gözyaşımı gördün, bu hakareti duydun. Benim kızımı geri vermeyenlerin üzerine oklarını yağdır!"

İşte o an, güneşin ışığı bir anda karardı, gökyüzü sakinlerinin öfkesi Akhaların üzerine bir veba gibi çöktü. Orduda atlar ölmeye, yiğitler birer birer yataklarına düşüp nefessiz kalmaya başladı. Savaş meydanında kan dökülürken, asıl kıyamet Agamemnon’un kibrinden koptu. Bir kadının, bir babanın ve bir tanrının gazabı, koca bir orduyu dize getirdi.

Görüyorsun ya küçük dostum, bazen en büyük savaşlar bir kralın odasında başlar ve dünyanın kaderini değiştirir. Şimdi şarabımdan bir yudum alayım da, sonraki bölümlerde Akhilleus’un o meşhur öfkesi nasıl patlak vermiş, sana onu anlatayım...

Pusula

Üyelik

Dil ve Tema

Dil Seçimi
TR EN
Tema Seçimi