Bak hele, şöyle yanaşın bakalım çocuklar... Ateşin çıtırtısı size de bir şeyler fısıldıyor değil mi? Madem meraklı gözlerle bakıyorsunuz, size bugün İstanbul’un, o kadim şehrin tozlu köklerinden bir hikaye anlatayım. Ama öyle sıkıcı tarih kitaplarındaki gibi değil, biraz tuzlu deniz esintisi, biraz da gökyüzü sakinlerinin cilvesiyle...
Keroessa’yı duydunuz mu hiç? İsmi, "boynuzlu" demek. Hikayesi ise tam bir yolculuk masalıdır. Annesi İo, hani şu beyaz bir inek kılığında dünyayı karış karış gezen güzel İo var ya, işte o! İo, gökyüzünün en tepesindeki Zeus’un nazarı altındayken, Haliç’in o kıvrımlı sularını geçti. Tam o noktada, "Altın Boynuz" dediğimiz o bereketli kıyıda dünyaya geldi Keroessa. İsmi oradan gelir; sanki denizin o kıvrımlı boynuzundan bir inci gibi düşmüştür dünyaya.
Keroessa, ormanların gizemli perileri olan Nympha’ların ellerinde büyüdü. Ağaçların fısıltısını, rüzgarın oyunlarını onlardan öğrendi. Ama kader bu ya, insanın damarlarında gökyüzü sakinlerinin kanı olunca, huzur pek kolay bulunmaz. Denizlerin hırçın efendisi Poseidon, Keroessa’nın güzelliğini gördü ve kalbini kaptırdı. O görkemli fırtınaların ve derin maviliklerin tanrısı ile Keroessa’nın birlikteliğinden Byzas doğdu.
İşte bu Byzas, hani şu yedi tepeli şehrin, yani Bizantion’un kurucusu olan o meşhur kral! Byzas, babası Poseidon’dan aldığı güçle denize hakim olmayı, annesi Keroessa’dan aldığı bilgelikle ise halkını yönetmeyi bildi. Şehri kurduğunda, toprağın bereketi ile denizin hırsını birleştirdi.
Ancak heyhat, her güzel masalda olduğu gibi burada da bir düğüm var. Byzas kral olup şehri şanla donatınca, Keroessa’nın başka bir oğlu –yani Byzas’ın kardeşi– kıskançlık rüzgarlarına kapıldı. "Neden o değil de ben?" diye haykırarak, kendi kardeşine ve o güzel şehre savaş açtı. Kardeş kavgası dediğin, tanrılar katında bile hüzünle karşılanan en eski yaradır.
Şimdi siz o devasa surların, o köprülerin arasından geçerken sadece taş ve beton görmeyin. Keroessa’nın o deniz kokulu hatırasını, Poseidon’un hırçın dalgalarını ve Byzas’ın bitmek bilmeyen azmini hissedin. Şehir dediğin sadece taştan değil, böyle hikayelerden, böyle büyük kavgalardan ve büyük sevdalardan örülür.
Haydi, şimdi biraz dinlenin. Kadehinizdeki son yudumu da toprağa, yani anaya bırakın ki, hikayelerimiz bereketlensin. Yarın başka bir masalda buluşuruz, ne dersiniz?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun ay ışığının altında sana masalların tozlu raflarında saklanan o asıl hikayeyi anlatayım; hani şu kralların, tanrıların altın yaldızlı zırhlarının ardındaki çatlakları görenlerin bildiği o büyük sırrı...
Dinle güzel yavrum, tarih kitapları Byzantion’un kurucusu Byzas’ı bir kahraman gibi anlatır, sanki şehirler bir gecede gökten zembille inmiş gibi. Oysa her parıltılı tacın altında, tarihin karanlık dehlizlerine itilmiş bir annenin, Keroessa’nın fısıltısı gizlidir. İo, o talihsiz kadın, Zeus’un kibirli hırsının kurbanı olup "Altın Boynuz" dedikleri suları geçerken, toprağa bir can bıraktı. Keroessa... Adı boynuzdan gelir; yani direncin, doğanın ve bükülmez olanın sembolü. Ama tanrılar ve krallar dünyasında, bir kadının boynuzu sadece başkasının gücünü desteklemek için bir basamak olarak görülür, hiç düşündün mü?
Keroessa, Poseidon’un o taşkın ve umursamaz deniz tutkusuyla birleştiğinde, bir kral olan Byzas doğdu. İnsanlar bunu bir "tanrısal lütuf" sanır, evladım. Oysa bu, gücün kendi soyunu kutsallaştırma oyunundan başka bir şey değildir. Keroessa, denizin tuzlu rüzgarlarında büyürken, aslında kralların kurduğu o soğuk saray duvarlarının dışında, özgür ama hep birilerinin “annesi” veya “kızı” olarak tanımlanmaya mahkum bırakıldı.
Ve o meşum son... Byzas tahta geçtiğinde, sarayın koridorları sessizliğe bürünürken, Keroessa’nın diğer oğlu kardeşine karşı kılıç çekti. Neden mi? Çünkü güç, evlat, sadece birini yüceltmek için ötekini yok etme sanatıdır. Tarih, bu kanlı kardeş kavgasını bir "savaş" diye yazar; oysa bu, krallık dediğimiz o zehirli oyunun kendi evlatlarını birbirine kırdıran acımasız dişlisidir. Keroessa ise tüm bunların ortasında, sessizliğin ve kaybın bilgeliğiyle, tarihin sayfalarına hapsedilmiş bir hatıradan ibaret kaldı.
Bazen, bilgece bir neşeyle yudumladığım şarabın tortusunda, o kadının gözlerini görürüm. O gözlerde, ne kralların zafer naraları vardır ne de tanrıların o kibirli buyrukları. Sadece kendi varlığını koruma çabası... İşte hakikat budur çiçeğim; masallarda anlatılan zaferlerin bedelini, aslında hiç adı anılmayanlar, o gölgelerde unuttuklarımız öder. Şimdi git, rüyanda o "Altın Boynuz"un serin sularını değil, o suların ardındaki kadının omuzlarındaki ağır yükü hatırla. Güç, her zaman göründüğü kadar ışıltılı değildir; çoğu zaman o ışıltının altında, dökülmüş yaşlar ve yorulmuş ruhlar yatar.